MANZİKERT - MALAZGİRT –
MANAZGIRT ÜZERİNDEN BUGÜNE DOĞRU BİR GÜZERGÂH VE DEVLETİn / MİLLETİN KÜRD
ALGISINDA HİÇBİR DEĞİŞİKLİK YOK
İSİMLERE BAKMADAN SIRLARA
ERİŞMEK ÇOK ZOR OLUR
Malazgird (Farsî), Malaşkırd (İvrit),
Manazcerd (Asurî-Süryanî), Manazcird
(Soranî), Μαντζικέρτ
– Madcikêrt veya Mecikert (Yunanca), Malazgirdi
(Zazakî), Mana(va)zkert (Ermenîce), Manzikert (İngilizce, Fransızca), Manzikerteko
– Euskara (Basq dili), Malazgirt (Türkçe).
–girt soneki (suffix) Doğu Anadolu’da
birçok yerleşim biriminde karşılaşılan bir sonektir ve Ermenîce –kert’ten mülhem olup, - ile/tarafından inşa edilmiştir
anlamındadır. Örneklere geçmeden bir iki laf:
Bir çok Ermenîce coğrafî yer ismi Ottoman devleti zamanında değiştirilmeye
başlandı. Şehirler, kasabalar, köyler, yerleşim birimleri, dağlar, nehirler vs.
Bunların başında – kert soneki
taşıyanlar gelmektedir: Manavazkert’in dışında Nora-kert, Dikrana-gert,
Noya-kert. Geride değiştirlmeden ya da az değiştirilerek kalan tek yerleşim
birimi Ağrı’nın bir ilçesi olan Eleşkirt’tir
ve o da Aleş-kert’ten bozmadır.
Kürtler bu şehri de içine alan ovaya Elajgir adını vermişlerdir.
Ermenice –şen (-shen) soneki köy anlamında kullanılır:
Arata-shen, Pemza-shen, Nora-shen (bu sonuncusu Norşin’dir). Ermenice –van
soneki kasaba anlamına
gelir: Charentsa-van, Nahişe-van (Nahcivan), Tat-van. Bu gelişmeler Ermeni
soykırımıyla paralel yürümüştür.
Sevan Nişanyan 3,600 Ermeni coğrafî yerleşiminin isimlerinin
değiştirildiğini tahmin etmektedir.
Ermenî tarihçilerin ortak görüşü olarak, bu yerleşim
(Manavaz-kert), Ermenî halkının atası olarak kabul edilen ve Nuh’un soyundan gelen Hayk’ın oğullarından biri olan Manaz tarafından inşa edilmiştir
(kurulmuştur). Eskiden Manavazkert
olan bu yerleşimin ismi zamanla kısaltılarak evvela Manazkert ve bilahare de Manzikert’e
evrilmiştir. Hatta Türkçe’deki –kent
soneki de buradan mülhemdir ve böylece çevirecek olursak Manaz-kent veya Manavaz-kent
olacaktır.
Demek ki, 1 – Malazgirt
kelimesinin etimolojik arka planı bize bu yerleşimin kurucularının Ermenîler
olduğunu gösteriyor. Malazgirt isimli
coğrafyanın ilk mukimleri Ermenîler’dir. Zaten Batı dilleri de bunu böylece – Mantzikert veya Mantgikert – kullanarak kelimenin orijinini haber vermiş oluyorlar.
Batı’daki burjuva ahlâk sahtekârlığa başvurmaz, kavramın kökeni neyse öylece
alıp belirlemesini yapar. Bunu bir yere not etmiş ve sorulardan birincisine
cevap vermiş oluyorum.
Malazgirt'te Kürd faktörü
Malazgirt Savaşı'nda Merwânî
Emirliği Türkler'le ittifak yapmış ve Kürdler bu savaşta Selçuklu devletiyle birlikte,
Bizans ordularına karşı savaşmışlardır. Malazgirt Savaşı'nda Kürdler'in rolüyle
ilgili en önemli bilgi 13. yüzyıl yazarlarından Arab kökenli Sıbt İbnü'l-Cevzî ismiyle tanınan Ebu'l-Muzaffer Yusuf'un "Mir'atü'z-zeman fi Tarihi'l-âyan"
isimli eserinde şu şekilde geçer: "Az
önce 10.000 Kürd de Sultan'a katılmıştı. Bununla beraber (sultan) Allah'tan
sonra buyruğundaki 4000 kişilik hassa askerine güveniyordu" (Faruk
Sümer-Ali Sevim, İslâm Kaynakları’na Göre Malazgirt Savaşı, Ankara 1971).
Şam'da yaşayan Sıbt, bu 11. yüzyılın ikinci yarısına
ait bilgileri 1088'de ölen ve bir diğer Arab tarihçi olan Ğars’un-ni'me'nin "Uyunü't-Tevârih"
isimli eserinden almıştır.
Malazgirt Savaşı'na katılan
Kürdler'le ilgili bilgi, muharebeden yaklaşık 260 yıl sonra Kenzü'd-Dürer ve Câmiü'l-Gurer isimli
bir eser yazan Memlûk tarihçisi İbnü'd-Devaddarî'de
de (ölümü 1338) vardır. Kenzü'd-Dürer'de
bu konu "Sultan Alparslan'a Kürdler’den ve sair kavimlerden olmak üzere
10.000 kadar insan da katılmıştı" şeklinde geçer. (İslâm
Kaynakları’na Göre Malazgirt Savaşı).
Sıbt,
Selçuklu ordusunun tam sayısını vermezken Bizans ordusunu 400.000 kişi olarak
vermektedir. İbnü'l-Kalanisî ise
Bizans ordusunu 600.000, Selçuklu ordusunu ise 400.000 kişi olarak zikreder. Oysa
Ortaçağ’da bu
büyüklükte bir ordu yoktur. Selçuklu ordusunun tamamı muhtemelen en
fazla 45-50.000 kişi civarındaydı ve bu nedenle Kürdler’in gönderdiği 10.000
cıvarındaki asker Selçuklu
ordusu için çok önemliydi.
Malazgirt'ten önce Selçuklu
müdahaleleri
Vasburagan,
Ermenîce, "soylu ülke" ya
da "prensler ülkesi"
anlamına gelir ve o dönemde Büyük Ermenî Krallığı'nın sekizinci vilayetidir,
sonra Orta Çağ'da Van Gölü çevresi merkezli bağımsız bir krallık olmuştur. Selçuklu devleti Hasan Bey
komutasındaki kuvvetlerle, Van Gölü havzasını ele geçirmek için harekete geçer.
Vasburagan'da Bizans
Valisi Aaron, Selçuklu ordusunu,
Büyük Zap Suyu civarında pusuya düşürerek, mağlûb eder. Savaşta Hasan Bey de ölür. Bu olayın ardından
büyük bir ordu ile gelen İbrahim Yinal
ve Kutalmış, Bizans kuvvetlerini
Pasin Ovası'ndaki Hasankale'de 1048'te mağlubiyete uğrattı. Bu galibiyet
sayesinde Türkmenler Anadolu'da yayılma imkânı bularak, Trabzon'a kadar
ilerlediler.
Demek ki, ikincisi, Anadolu’nun
kapısını Türkler’e büyük ölçüde açanlar - ve Ermenîler’i bir biçimde
endirekt olarak yerinden edenler - Türkler’le birlikte Kürdler oluyorlar.
PKK’nin kurucu önderi Abdullah Öcalan
da “Selçuklu Sultanı Alparslan’ın
Bizans’ı yenmesinde de Kürd beylikleri kuvvetlerinin büyük desteği vardır...”
(Aktaran Rafet Ballı, Kürt Dosyası, Cem Yayınevi, 1991, s. 215) demektedir.
Ayrıca;
Selçuklu sultanı Alparslan’ın ordusundaki Eraqiyye
(Iraqiyya) adı verilen Şiîler’in, Ermenî ve Kürd kökenli olma ihtimalleri
yüksektir.
Ve bilahare;
Her zaman olduğu gibi (yani
Kürdler’in başına gelenler) tarihçi İbn’ül-Ezrak’ta
(Mayioğlu, Mavioğlu veya Gökoğlu diye Türkçeleştirebiliriz) var. Yazar,
savaştan sonrasını anlatırken “Sultan,
Azerbaycan’a döndü. Ahlad ve Malazgirt’e valiler tayin etti. Böylece buralar Merwânîler’in elinden çıktı”
diyor. Yani Türkler, birlikte savaştığı Kürdler’e sırtını dönüyor.
Demek ki, üçüncüsü, Kürdler
ÖZ YÖNETİM konusunda, en azından tarihî olarak, oldukça başarısızlar; birlikte
savaştıkları ve çok ciddî olarak bir paradigma değişikliği yarattıkları hayli
stratejik bir devirde (ki, bu ölümcül hataları sonrasındaki yaklaşık 1000 sene
boyunca onların felaketi olacak ve aynı safta savaştıkları dîndaşları Müslüman
(!), yoldaşları (fetih ruhu!) ve gönüldaşları (dava ruhu!) Türk kardaşları! tarafından
biteviye kullanılıp tüketilecek ve bir kenara atılacaklardır.
Kürdler, kendi ikballerinden ziyade
başkalarının mutluluğu için ölümüne yırtınmış ve sonsuz gayret göstermiş bir
kavim olarak bugüne gelmişlerdir. Bugün, buraya kadar getirilmiş bir mücadeleyi
de KARDAŞLIK, GÖNÜLDAŞLIK, DîNDAŞLIK VE KADER ORTAKLIĞI! geyiğiyle bir kez daha
heba ederlerse bir dahaki sefere Kürdler’den Türkler olarak söz edilecektir.
Üçüncü not budur.
Üstelik de, Süryanî orthodoks
kilisesinin başpiskoposu Gregory Bar Hebraeus (Ebu’l
Farac, Abulpharagius, Mor Gregorios Bar
Ebraya, Ebrolu Gregor 1226 – 30 Temmuz 1286) Maktabhan’uth
Zabhne (Chronicon) isimli
eserinde,Tuğrul
Bey komutasındaki ‘Uğuzlar’, Arminiya’ya (Ermenistan) karşı harekete geçmişler ve
oradaki Arab ve Kürdler'i
kılıçtan geçirmişlerdi. Aynı yıl Uğuzlar Batı İran’daki Meraga şehrini
zabt etmişler, oradaki camiyi yakmışlar ve ahalinin bir kısmını öldürmüşlerdi.
Bunun üzerine ‘Dağlı Kürd kabileleri’ toplanıp Uğuzlar'ı mağlub iderek
Azerbaycan’dan çıkarmışlardı. Bu durum, daha sonraki on yıllarda da
yaşanmıştı demektedir.
Süryanî Gregor
Bar Ebraya Türkler'in Kürdler'e davranşını böyle anlatıyor. Aynı
Kürdler bilahare, kendilerini doğrayan Türkler'le birlikte Hristiyan Bizans'a
saldırıp onların tâ Ege'ye ve Akdeniz'e, ve dahi Karadeniz'e ve
Konstantinopolis'e kadar yürümelerinin önünü açıyorlar.
(alâkasız parantez; Kürd filozof Mûsa Anter'in katlinde devletin
hızmetinde bulunan ve onu kurban edileceği sunağa elleriyle götüren Ebu Tayfur kod Orhan Miroğlu – aslında tayfur
Arabî'de bir kuş türü olmakla Monsieur Orhan
da kuşoğlu! soyadını almalıydı ve
işlevi itibarıyla münasiptir - tâ Manzikert'ten
beri Türk devleti tarafından fasciné
edilen karakterlerden biridir).
Abd’ül Hamîd II’nin
Kürd siyaseti
Aslında, Abd’ül Hamîd’in
Kürd siyaseti kendi beyninden ziyade kudretli sadr-ı âzam Midhad Paşa’nın (Medh eden,
öven anlamındadır) aklından neş’et etmiş, sultana onaylattırılmıştır. Kürd
ve Kürdistan politikasını geliştiren ve idare eden bu paşadır.
İşin traji-komik tarafı, Evlâd-ı Fatihan’ız veya Ahfad-ı
Fatihan’ız diyen bugünkü devletin, dedeleri Ottoman devletinin kendi
kayıtlarında o coğrafyanın ismi Kürdistan ve orada yaşayanlar da Ekrâd yani Kürdler iken, Ahfad’ın
ve/veya Evlâd’ın kurduğu TC’nin kitabında nedense ve birden Doğu ve Güneydoğu
Anadolu tesmiye olunmuştur. Ne güzel ve Türk devrimi herhâlde bu olsa gerektir
: dedem Ottoman buraya Kürdistan der idi ben onun ne dediğini umursamıyorum ve
ismiyle çağırmayı reddedip yeni bir isim uyduruyorum. Peki, sadece Ottoman mı
bu bölgeye Kürdistan diyor? Hayır, Selçuklu sultanı Sultan Sencer de aynı ismi – Kürdistan – kullanıyor.
Kürdistan ismi
Arabî "Arz-ı Ekrad"
(Kürd Toprağı / Ülkesi) olarak ilk defa 10. yüzyılın ikinci yarısında İbn Havkal'ın "Suretül-Arz"
isimli eserinde geçer.
İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür.
İbn Havkal'dan sonra 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un haritasında da "Arz-ı Ekrad" isminin geçtiği görülür.
OTTOMAN
DEVLETİNDE VİLAYAT-I KÜRDİSTAN OLARAK
ADLANDIRILAN SANCAKLAR
Kanunî Süleyman’ın içinde Kürdistan ifadesi geçen fermanından bir yıl sonraya ait imparatorluğun idarî taksimatını gösteren arşiv kayıtlarına nazaran Vilayat-ı Kürdistan denilen ve Kürd aşiret reisleri tarafından yönetilen sancaklar şunlardı: Cizre (Cizîr veya Cizîra Botan), Bitlis (Bedlis), Hasankeyf (Hısn Keyfa; Mağaralar şehri Kifo anlamında), Siverek (Sêwreg), Çemişgezek (Ermenîce Čmškacag, Kurdî : Melkişî, Orta Yunanca: Hosomahon), İmadiye (Amadiye; Amêdî – Amed, Diyar-ı Beqr, Diyarbakır), Hizan (Xîzan), Sason, Palu (Yunanca : Poli), Çapakçur (Çolik), Bingöl (Çewlîg), Eğil (Ayn Tırd), Sincar, Atak (Silvan'ın kuzeyi), Çermik, Hazzo, Zirkî (Jirkî) (Metin Kunt, Sancak'tan Eyalete, s. 130-131).
Drogué aydınlar ve yazarlar tarafından
sürekli tekrar edilen bir zırva vardır ya, aynı
inancı paylaşan iki millet düşman edilmeye çalışılmaktadır, ancak bu
tütsülenmiş ve lobotomize kafalar, kendi atalarının adlandırmasına – Kürdistan
– saygı duymamaktadırlar. Dîndaşına, kardeşine böyle davranan adamların
yukarıdaki cümleyi kurarken – eğer kötü değillerse – dangalak olduklarına
hükmetmek münasip oluyor.
Dünyada ve husûsen de Avrupa’daki gelişmeler Abd’ül-hamîd II’ye denk geldi. Bu dönem,
Ottoman entelijansiyası için de bir gelişim ve açılım dönemidir, yenilikçiler
ve Avrupa’daki siyasî gelişmelerden faidelenmek isteyen herkes Abd’ül-hamîd
II çizgisine ters düşmek zorundaydı ve olan budur. Bu döneme Millî Mücadele
derseniz – ki, öyle derler – o zaman bütün yazar-çizer, düşünür, filozof ve
bürokrat kim varsa onları hain ilân etmek gerekir ki, aynen de öyle
yapılmıştır. Batıcılık menfî bir terim olarak hâlâ kullanılır oysa kendisinden
sonra iktidara gelen ve TC’nin kurucu lideri olan Mustafa Kemal, Batıcılığı ilericilikle aynı anlamda kullanmış ve
oraya doğru yürümek için elinden geleni yapmış ancak bunu kısmen hatta ancak
birazcık başarabilmiştir. Bu sürecin bir dayatması olarak Gayr-ı Müslîmler’e bazı
hakları tanımak zorunda kalan Abd’ül-hamîd
II, Kürdler’e sadece ve sadece başka bir milleti katl ve tehcir görevini
münasip görmüştür:
“Kürd (Hamîdiyye) Alayları’nı teşkil
ettiğim için, Avrupa gazeteleri acı tenkidlerde bulunuyorlar ve bu teşkilat meydana geldiğinden
beri Kürdler’in, Ermenîler’e vahşîyane davrandıklarını iddia ediyorlar...
Anlaşılan gazeteler mevzu arıyorlar, bu sebeple de yalan yanlış duydukları her
şeyi yazıyorlar. Ermenîler’in görüş zaviyesine göre mütalaa ediyorlar. Her Kürd Ağaları’na devlet
unvanı verilmelidir ki işi sahiplensinler. Böylece ‘Hamidiye Alayları’
kıymetli bir ordu hâline gelecektir.
Kürdler, Batılı Devletler’in oyuncağı olan! Ermenîler’le bir tutulamaz.
Kürdler kuvvetli, kavgacı, sert mizaçlıdırlar. Tarihi bilinmeyecek kadar eski zamanlardan beri! bu
eyalette yaşadıklarından Ermenîler’e asla kanmazlar, onlara yabancı gözüyle bakarlar.
Buralarda Kürdler daima,
efendi konumundaki Ermenîler’e uşak addedilmiştir. Bu bölgenin
iktisadî olarak kalkınması gereklidir. Halk iktisadî olarak daha iyi
şartlarda yaşarsa biz o zaman mes’ud oluruz... Ben kabul ettiğim ‘Kürd
Politikası’nda doğru yolda olduğum inancındayım”.
Bu cümlelerden neler anlayalım:
Aslında yeterince açık;
1.
Sultan açısından Kürdler, kuvvetli, güçlü,
sert mizaçlı ve bu mizaçları değerlendirilmesi gereken insanlardır. Daha
anlaşılır bir ifadeyle yazalım; KÜRDLER MAŞA OLMAYA AÇIK VE KABİLİYETLİ
İNSANLARDIR VE ONLARI POMMADÉ ETMEK KOLAYDIR, BİR BAŞKA HALKI KIRMAK İÇİN
BİRKAÇ GAZEUSE YETERLİDİR. DİN-İMAN DAMARI EN İYİ PERFUSION YOLUDUR.
2.
Her Kürd Ağası’na devlet unvanı
verilmelidir ki işi sahiplensinler. BU UNVAN LAFINI,
MAL, MÜLK, PARA OLARAK GENİŞLETEBİLİRİZ.
3.
Ermenîler için batı devletlerinin oyuncağı diyor sultan, eğer bugün haleflerinin
sözlerini duysaydı (devletin lafları) devlette
devamlılık işte buna denir derdi. Dün sultanın
Batı’nın oyuncağı olarak gördüğü Ermenîler’in yerini bugün (TC açısından)
Kürdler almıştır. Sultan için, sert mizaçlı, güçlü ve kuvvetli Kürdler bugün Türk
ve TC düşmanı ve Batılı devletlerin ajanı olarak tavsif edilmektedir. TC
açısından bakıldığında, dünkü Ermenî’nin yerini bugün Kürd almıştır ve devlette
devamlılık esastır !
4.
Sultan için Kürdler, bilinemeyecek
kadar eski zamanlardan beri bu topraklarda (Kürdistan) yaşamaktadırlar ve
Ermenîler’i yabancı olarak görürler. Ne
biçim cümle, ne demek bu şimdi mi demek istiyorsunuz. Cevap var : sokaktaki
adam bile Ermenîler’in de Kürdler kadar kadîm bir halk olduğunu bilirken bundan
sultanın haberinin olmaması beklenemez. Cevabı bir sonraki cümlede buluyoruz, Ermenîler (efendi) olarak Kürdler’i
uşaklaştırmışlardır veya iradeleri bu yöndedir. Şark’ta her zaman iyi
sonuçlar veren bir metoddur PROVOKASYON; Ottoman’da ve el’ân bu duruma iti
ite kırdırma politikası da denir. Biri Müslüman ve kuvvetli ve pratiquant
diğeri ise Hristiyan ve ehl-i Kitab olarak kabul edilmesi gerekirken kâfir
hükmünde! Al sana kaba ama sonuç alıcı bir provokasyon. Sömürü vs gibi
kremalarla da süslediğimizde katliamın hatta soykırımın önü açılır ve sonra
geri çekilip, bizim haberimiz yok,
Kürdler yapmış bu işi denmek suretiyle perde kapatılır.
5.
Ve, efendim mes’ele iktisadî imiş, yoksa
her şey güllük gülistanlık olurmuş. Yani 1876’da tahta geçen 113. İslâm
halifesi Abd’ül Hamîd-i Sânî 1908’e
kadar tahtta kalmamış gibi gülümsetici bir discours’la karşı karşıyayız. 32
sene iktidarda kaldıktan sonra veya o sırada, halkın ihtiyaçları için para yok
demesi, bugünkü bilmem kaçıncı İslâm halifesi Tayyib-i Evvel’in (Birinci Tayyib) 1000 küsûr odalı sarayda oturup,
Kürdistan mes’elesini iktisadî pencereden temaşa etmesi bir ve aynı şeydir.
İslâm halifesi Demirelli Soliman da, Özal Turgut ta, Tansu binti Çiller de, diğerleri de aynı lafızla geldiler ve
geldikleri gibi gittiler. Demek ki ve en az 1000 senedir bu topraklarda çark
böyle deniyor. Kendisinin mes’ûl olduğu bir derdi başkasına (Batı, Hristiyan
kulübü, Ermenî, dînsiz, sosyalist ve nihayet bugün de Kürd vs) yıkarak HÂN
mertebesine oturtuluvermek. Hiçbir illusionist bu kadar güçlü değildir.
Tayyib-i evvel’e
ve devlete ve dahi halka sorarsanız devlet için Abd’ül-hamîd II’de öyle diyordu, Müslüman Kürd kardeşlerimiz kalıbı ilâhî bir kalıptır; sanki bu
cümleyi – ayet hükmündeymiş gibi - kurduğumuzda akan sular durur ve Kürdler
topluca hipnotize olup kendilerine söylenen her şeyi yaparlar. Geçen son kerwan
bu olmaktadır, başkası kalmadı, internet var, sosyal medya var, cep telefonu
var, facebook, whatsapp, twitter vs var. Saklamaya çalıştığın her yalan
oralarda pörtlüyor ve yalanın ömrü saniyelerdir. Saniyeler artık Sânîler’e ve
dahi evveller’e fazla şans tanımamaktadır, gürûhun desteğini almış olsalar dahi
bu iş böyle. Olmayınca, dünkü güçlü kuvvetli ve sert mizaçlı Kürd kardeş bugün
Zerdüşt, Ermenî, sünnetsiz, kâfir, Allahsız, komünist vs oluyor. Hayırdır, 100
sene evvel Müslüman, mütedeyyîn, karakterli bu adama ne oldu da bugün gâvur,
Zerdüşt, Ermenî, Allahsız vs oldu. Olan şu; Kürdistan ismi yutuldu, Kürd ismi
uzun süre yutulmuştu, karadelikten zar zor 50.000 insanın ölümü pahasına ama
burun kıvırarak kabul ediliyormuş gibi yapıldı ama tiksiniyorlar, nefret
ediyorlar, iğreniyorlar.
1821’de, 400 sene sonra Ottoman devletinden bağımsızlığını
alan (kendine ait olan Orthodok Hristiyan, Elen toprakları) Yunan halkından
nefret ediyoruz. Neden ? Çünkü hakkını almıştır, işgalci Ottoman’dı ve İslâm
adına gitti o toprakları kendisine kattı. Fetih dedi, Ex-Islamisation dedi. İyi
de biz bunca Haçlı seferini işgalci ve katliamcı, insanlık dışı olarak tavsif
ederken aralarındaki fark neydi ? O da Hristiyanlığı, küfera (Yahudî, Müslüman
vs yani Hristiyan olmayanlara) dayatma ve mukaddes topraklara ‘medeniyet’
getirme projesiydi yani Conquête idi, fetih. Biliyoruz ki, onlar, en kısa
yoldan söyleyelim işgalci, sömürgeci, zalim güçlerdi. Sonra Bulgarlar, Sırplar,
Rumenler, Arnavutlar, Arablar vs hepsi kendi işgal edilmiş topraklarını geri
aldılar. Alma yöntemlerini hiç beğenmedik, Fransa ile, Britanya ile, İtalya ile
vs işbirliğini öne çıkardık. İyi de bu bizi haklı mı çıkarıyordu, yani onlar
emperyalistti de orada yaşayan insanların topraklarına çöken bizim atalarımız
işgalci değil miydi ? Gidin bunu bir de onlara sorun bakalım, 1361’e kadar
Hristiyan olan Pomaklar, Boşnaklar, Makedonlar vs neden şimdi Müslüman’dır.
Onlar kılıcın gücüyle mi yoksa Qur’ân’ın vahyine inandıkları için mi Müslüman
oldular ? Aynı şeyi Kürdler ve Türkler için de sorabilirsiniz, hatta daha
öncesine giderek christianisation süreçlerine de bir göz atabilirsiniz.
Bugün, şimdi Türkiye’de yaşayan insanların %85’i Kürdler’den
tiksiniyor, nefret ediyor ve bütün Kürdler’in bu dünyadan silinip gitmeleri
için dua edip soykırım naraları atıyorlar. Neden? Basitin basiti bir cevabı
var: Türkler’in doğuştan hak talebi kültürleri yok, sanki congenital bir
bozukluk gibi, Tay-Sachs hastalığı gibi, 67-80 arasında Sosyalist güçler
eşitlik, kardeşlik ve paylaşım istedikleri için devlet onlara kendi halkıyla
beraber acımasızca saldırdı ve darbeyle bitirme aşamasına getirdi. Çünkü Türk
halkı hak ve adalet kelimelerinden nefret eder, tiksinir ayrıca bunun
mahiyetini bilmediği gibi kendi içinden çıkan az sayıda ve kendisi için
hayatlarını veren, zındanlarda çürüyen, her şeylerini kaybeden insanlara Türk
halkı devletin ağzından yıkıcı ve terörist dedi, onları ihbar
etti. Bunlar Müslüman doğmuşlardı – natural born Muslim idiler yani. Sonra
1978’den itibaren Kürdler haklarını istediler, yani dillerini, kültürlerini ve
topraklarını (bana inanmıyorsanız yukarıya aldığım Abd’ül-hamîd-i sânî’nin Kürdler’le ilgili sözlerine inanacağınızdan
emînim. Bilemeyeceğimiz kadar eski bir
zamandan beri burada yaşayan bir halk diyor sultan. Herhâlde Abd’ül-hamîd Hân diye andığınız sultanın
yalan söylemiş olabileceğine ihtimal vermezsiniz) geri istediler. Almak çok
kolay ve hakkını teslim etmek ise büyük bilgelik gerektiren iştir. Hak ve hukuk
bilmeyen bir toplum – mesela bizim toplumumuz – hiçbir şeyi adilce yapmaya
alışamadığı için Kürdler’in taleplerini ABD’nin vs talepleriymiş algılamaya
hazırlanmış ve artık kıvama gelmiştir. İşte o nedenle, Ermenîler’i katlederken
onurlu, dik duruşlu, kuvvetli ve sert mizaçlı Müslüman Kürd bugün, kesip
doğradığı (doğrattırıldığı) Ermenîler’le aynı muameleye tabi tutulmuştur. Artık
Müslüman değil kâfirdir, Türkler’in ve TC’nin gözünde, sanki 900 sene evvel
Türkler de – daha henüz İslâmize olmamış olmakla – şaman yani Müslümanlar’a
göre kâfir değilmişler gibi. O zaman İslâm olmayan veya geçmişte şaman olan
bütün Türkler’i de lanetleyin, onlara kâfir falan deyin.
Bunun adına MENFAAT diyoruz, ister örgütlü, ister bireysel.
Menfaatin kuduzla hastalandığı bütün topraklarda bu oldu ve olmaya devam
ediyor.
Yine Abd’ül-hamîd-i sânî
Kürdler’i göklere çıkarmaya devam ediyor: Benim, Kürdler’in babası (bavê Kürdan) olduğumu unutmayın! Kellemi veririm, Kürdistan’ı vermem.
Bu ne sevgi âh! Aynı sultan, disiplinli bir şekilde
yetiştirilen Kürd alayları, bize
çok büyük hızmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri “itaat”
fikri, kendileri için de faydalı olacaktır... Senelerdir Hristiyan Ermenîler nâzır (bakan) mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi
dînimizden olan millet-i Kurd’ı (Kürd halkı) kendimize yaklaştırmakta ne gibi
bir zarar olabilir? (siyasî hatıralarım).
Biz dediği kimdir? Saray ve
ahalisidir, hepsi budur.
Dr Abdullah Cevdet, on sene evvel de Abd’ül-hamîd cahil
halkımıza Ermenî vatandaşlarımızı kestirmişti. Bunlar asırlardan beri kardeşçe
geçindiğimiz bu vatandaşlarını ıslahat isteyen bir vatandaş için reva görüldüğü
veçhile Anadolu kızıla boyanmıştı, demektedir (Rusya-Japonya muharebesi,
İçtihad (7), Haziran 1905, sahife 103-104).
Sultan yalnızca Hamidiye Alayları’nı kurmakla
yetinmez. Bir önemli kurum da aşiret ileri gelenlerinin çocuklarının eğitim
ihtiyacı için açmış olduğu Aşiret Mektebleri’dir. 21 Eylül 1892’de İstanbul’da
açılan Aşiret Mektebleri’ne (Mekteb-i Aşiret-i Hümayun) Kürd, Arab ve Arnavut
aşiret çocukları alınmıştır. Bugünün iyi eğitim veren okullarıyla
kıyaslanabilir. Mektebden mezun olanların çoğunluğu üst eğitim kurumlarına
(umumiyetle harbiye ve mülkiye mekteblerine) devam etmiştir.
Bu
bir İttihad-ı İslâm Projesi olarak tanıtılmıştır.
İttihadistler ve Jön Türkler sultanı kıyasıya eleştirirmişlerdir. 1907’de mekteb liseye çevrilerek kapatılmış, talebeleri ise diğer okullara dağıtılmıştır.
Bediüzzaman Said Nursî’nin safı nettir: Kürd çocukları Mektebin sağladığı hakikat ışığı ile medeniyet
bahçesini seyretmekte, ilim ve marifet bahçesinin lezzetli meyvelerini
tatmaktaydılar. Bu okulun kapatılması ile onlar tekrar umutsuzluk
karanlıklarına düştüler. Sadık
büyük bir unsur olan Kürdlerin sadâkatları sarsıldı. Okul penceresi
kapatıldığında böyle olursa, Hamidiye Alayları kapısını kapattığınızda
olacakları siz düşünün!
Kürd Aşiretlerinin Sultan Abd’ül-hamîd aşkı
Ottoman
devrinde Kürdistan’ın en ünlü ilim ve tasavvuf merkezlerinden biri olan Norşin
Dergâhı Nakşibendî şeyhlerinden Abdurrahman-ı
Tağî, Sultan’ın, yaşadığı asrın müceddîdi – yenileyicisi, olduğundan kuşku
bulunmadığını belirtmişti.
Sultan’ın
provokasyonu ile Süleymaniyeli Şeyh Said Berzencî
ayaklanarak Jön Türkler’e meydan okumuştur.
1830 Mir Muhammed isyânı
Kürdler’in Ottoman devletine karşı ilk büyük isyânı 1830'daki Mir Muhammed isyânı’dır. Kürd beyi Mir Muhammed Kürdistan'ın birliğini sağlamak için 40.000 kişilik ordusuyla Ottoman devletine karşı ayaklanır. İsyânın bir ucu Botan-Behdinan hattında olup diğer ucu Azerbaycan'a kadar yayılır. Devlet, isyânı bastırmakta zorlanır. Bu zorlanma karsısında eski bir geleneği mollalar aracılığıyla devreye sokar. Dönemin tanınmış bir mollası da olan Molla Hatî ye bir fetva çıkarttırırlar.
Kürdler’in Ottoman devletine karşı ilk büyük isyânı 1830'daki Mir Muhammed isyânı’dır. Kürd beyi Mir Muhammed Kürdistan'ın birliğini sağlamak için 40.000 kişilik ordusuyla Ottoman devletine karşı ayaklanır. İsyânın bir ucu Botan-Behdinan hattında olup diğer ucu Azerbaycan'a kadar yayılır. Devlet, isyânı bastırmakta zorlanır. Bu zorlanma karsısında eski bir geleneği mollalar aracılığıyla devreye sokar. Dönemin tanınmış bir mollası da olan Molla Hatî ye bir fetva çıkarttırırlar.
Fetvada, “her kim
halifenin ordusuyla savaşırsa kâfirdir” denir. Bu fetva üzerine Müslüman
Kürdler savası bırakırlar. İsyân önderi Mir
tutuklanıp İstanbul’a getirilir. Dönemin padişahı Vaka-i Hayriye’yi yapmış 2. Mahmud'tur. Sultan, Kürdistan'a dönmesi
için izin verir. Mir Kürdistan'a
dönerken Trabzon yakınlarında öldürülür. Tarihçilere göre ise sultan, Kürd
önderini öldürtmüştür.
Alın size fetva, bugünle aynı yerde duruyoruz; Receb-i evvel’e isyân eden herkes kâfirdir!
Bu kadar.
1848 Bedirxan Bey isyânı
1848 Bedirxan Bey ayaklanmasında ise Osman Paşa adında dönemin Şark kumandanı, Bedirxan beyin büyük direnişini görerek şark hilekârlığına başvurur. Rüşvet, sınırsız yüksek rütbe vaadleriyle Bedirxan'ın adamları arasında işbirlikçiler bulur. Botan ordusunun sol kolu olan Bedirxan Bey’in yeğeni Yezdan Şer'i çeşitli vaadlerle safına çekmeyi başarır. Seni Botan beyi yapacağız derler. Bunun üzerine Yezdan Şer savaşı bırakır. Bedirxan beyin ordusu zaafa uğrar. Ottoman ordusu karşısında zorlanan Bedirxan bey, 5-6 bin kişilik gücüyle tarihi Eruh kalesine sığınır.
Kuşatılan kale üç gün direndikten sonra kendisinin ve kaledekilerin yaşamına dokunulmayacağına dair söz verilmesi üzerine teslim olurlar. Bedirxan bey İstanbul'a getirilir. Sultan Abd’ül-mecîd, Bedirxan beyi Girit'e sürgüne yollar. Daha sonra ise Şam'a yollanır, ölümüne kadar orada sürgünde kalır. Yeğen Yezdan Şer isyânda direnişi bırakmasından dolayı kendisine Botan beyliği verilir ama isyânın bastırılması sonrası bu görevden uzaklaştırılmıştır. Devlet tarafından aldatıldığını anlayan Yezdan Şer, bu kez yeniden ayaklanma örgütler. Görüşme vaadiyle çağrılan Yezdan Şer dağdan iner ve öldürülür.
1880 Şeyh Ubeydullah İsyânı
1880'deki Şeyh Ubeydullah'ın başına getirilenler de bunlardan pek farklı değildir. Şeyh Ubeydullah bağımsız bir Kürd devleti amaçlamıştır. Batılı büyük devletler de isyânın bastırılması için devleti her bakımdan desteklerler. Ve isyân bastırılır. Şeyh Ubeydullah isyân sonrası teslim alınarak İstanbul'a getirilir. II. Abd’ül-hamîd, Şeyh Ubeydullah'ı Mekke'ye sürgüne yollar ve Kürd şeyhi Mekke'de sürgünde ölür.
1925 Şeyh Said İsyânı
1848 Bedirxan Bey isyânı
1848 Bedirxan Bey ayaklanmasında ise Osman Paşa adında dönemin Şark kumandanı, Bedirxan beyin büyük direnişini görerek şark hilekârlığına başvurur. Rüşvet, sınırsız yüksek rütbe vaadleriyle Bedirxan'ın adamları arasında işbirlikçiler bulur. Botan ordusunun sol kolu olan Bedirxan Bey’in yeğeni Yezdan Şer'i çeşitli vaadlerle safına çekmeyi başarır. Seni Botan beyi yapacağız derler. Bunun üzerine Yezdan Şer savaşı bırakır. Bedirxan beyin ordusu zaafa uğrar. Ottoman ordusu karşısında zorlanan Bedirxan bey, 5-6 bin kişilik gücüyle tarihi Eruh kalesine sığınır.
Kuşatılan kale üç gün direndikten sonra kendisinin ve kaledekilerin yaşamına dokunulmayacağına dair söz verilmesi üzerine teslim olurlar. Bedirxan bey İstanbul'a getirilir. Sultan Abd’ül-mecîd, Bedirxan beyi Girit'e sürgüne yollar. Daha sonra ise Şam'a yollanır, ölümüne kadar orada sürgünde kalır. Yeğen Yezdan Şer isyânda direnişi bırakmasından dolayı kendisine Botan beyliği verilir ama isyânın bastırılması sonrası bu görevden uzaklaştırılmıştır. Devlet tarafından aldatıldığını anlayan Yezdan Şer, bu kez yeniden ayaklanma örgütler. Görüşme vaadiyle çağrılan Yezdan Şer dağdan iner ve öldürülür.
1880 Şeyh Ubeydullah İsyânı
1880'deki Şeyh Ubeydullah'ın başına getirilenler de bunlardan pek farklı değildir. Şeyh Ubeydullah bağımsız bir Kürd devleti amaçlamıştır. Batılı büyük devletler de isyânın bastırılması için devleti her bakımdan desteklerler. Ve isyân bastırılır. Şeyh Ubeydullah isyân sonrası teslim alınarak İstanbul'a getirilir. II. Abd’ül-hamîd, Şeyh Ubeydullah'ı Mekke'ye sürgüne yollar ve Kürd şeyhi Mekke'de sürgünde ölür.
1925 Şeyh Said İsyânı
Cumhuriyet dönemindeki Kürd isyânlarının kaderinin değişmediğini görüyoruz. 1925'teki Şeyh Said'in başına gelenler çok trajiktir. Şeyh Said 1925'te tutuklandıktan sonra mahkeme aşamasında kendisine bir sürü sözler verildiğini ve bu sözlerin tutulmadığını biliyoruz. Şeyh Said ve adamlarından 46'sı idama mahkûm oldu. Kararlar ertesi sabaha karşı infaz edildi. Şeyh Said’in hücresinden alınıp sehpaya götürüldüğü sırada kendisini mahkûm eden hâkimlerden Ali Saib Bey'e döndüğü ve "Saib bey, boynuzsuz keçinin ahını boynuzludan alırlar" dediği rivayet olunur.
1938 Dersim isyânı
1938 Dersim isyânında direnişin önderi Seyyid Rıza, devlet güçleriyle görüşme yapmak üzere çağrıldığı Erzincan'da tutuklanır. Kendisine verilen sözün tutulmadığı gibi oğlu Hüseyin ve 11 Kürd isyâncıyla birlikte idama mahkûm edilirler. İdamları infaz edilirken Seyyid Rıza yanında bulunan devlet yetkililerine dönerek, "Ben sizin yalanlarınızla, hilelerinizle baş edemedim, bu bana ders oldu. Bende size boyun eğmedim, bu da size ders olsun" der.
Şimdi TC 40 senedir dağdan inmeye çağırıyor; fetvalarla,
provokasyonlarla, fitne ve fesad ile. Diyarbakır’da yeni bir burjuvazi
yaratarak Kürdler’i birbirlerine düşürüyor. Bir kısmına maksimum olanaklar
verirken diğerlerini en vahşî yöntemlerle parçalara ayırıp, genital organlarını
kesip tecavüz ederek katlediyor. Gelin
sizleri de böylece öldüreyim diyor aynı Alparslan’ın,
Ottoman sultanlarının yaptığı gibi. Ancak bir fark var: onlar Kürd ve Kürdistan
kavramlarını kabul ediyor ve kullanıyorlardı, bugün ise red ve inkâr var.
Durum böyle olunca, Kürdler gecikmeli de olsa güçlü dersler
çıkarıyorlar ve hak taleblerini sonuna kadar dayatıyorlar. Artık Manzikert,
Sason, Ağrı, Dersim, Batman vs isyânlarındaki FETVA’lar karşılık bulmuyor.
Zaten ve artık nasıl olsa Kürdler hain, kâfir, Zerdüştî, Allahsız vs oldular
ya, aranızda bir sempathik bağ da kalmadı, dîn kardeşliği falan da yok. Mazi
ise Kürdler açısından sadece aldatılmışlıklar, travmalar ve ölümlerle dolu.
Kürdistan’da dün dündür,
bugün de dündür.
Devlet uluları
Kürdistan’a dair sürekli yalan söylerler, mumları taaa (ve aynı zamanda
yalnızca) yatsıya kadar yanmaktadır.
KÜRD YOKTUR!
19
Ağustos 2007 tarihinde Kayseri'de 'Türk Tarihi
ve Kültüründe Avşarlar’ konulu sempozyuma katılan Türk Tarih Kurumu eski
başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu,
Türkiye’de yaşayan Kürdler’in Türkmen kökenli, Kürd Alevîleri’nin ise Ermeni
kökenli olduğunu iddia etti.
Aynı zatın kapalı toplantılarda onlar
hırsız Türkmenler'dir dediği de rivayet olunur.
Dadaloğlu Şenlikleri kapsamında Avşar elleri
Düşünce ve Kültür Dergisi tarafından düzenlenen uluslararası sempozyuma katılan
Halaçoğlu, ülkedeki ethnik yapıya
ilişkin açıklamalarda bulundu. Ülkede ethnik birçok grubun
yaşadığını dile getiren Halaçoğlu insanları ayırmanın ülkeleri böleceğini söyledi. Ancak
herkesin kendi ethnik kökenini
bilmesi gerektiğini de vurgulayan Halaçoğlu,
yabancı arşiv belgelerine ?! ve araştırmalarına dayanarak yaptığı konuşmada,
şöyle dedi: "Araştırmalarımızda Kürd diye
bildiğimiz insanların aslında yapısal olarak ’Türkmen asıllı’ olduğunu,
Kürd Alevî olarak bilinen vatandaşların ise ’Ermenî kökenli’ olduğunu
gördük (nerede gördüğü bilinmiyor). Ülkeyi bölmeye çalışan TİKKO ve PKK (TİKKO
sosyalist bir örgüttür ve bölücü değil ‘yıkıcı’ örgüt cümlesinden
sayılmaktadır. Bu embesil sürekli götünden uyduruyor) terör örgütlerinin içinde
yer alan insanların birçoğu Ermenî dönmesi Kürdler’den oluşuyor. TİKKO
ve PKK hareketi bizim bildiğimiz gibi Kürd hareketi değildir" diye
konuştu. Bu dangalakla aynı millî sıfatı taşıyorum – Türk – işkembe-i kübra’dan
atmak böylesi devlet adamlarına nasib oluyor, amen...
Şimdilik Kürdler iki ayrı milletin
bir(l)eşiminden oluşuyor(muş).
Gazeteci Rıza
Zelyut ise 10 sene evvel yazdığı bir makalede Kürd Alevî diye bir şey
olmadığını bunların hepsinin Türk olduğunu belirtiyor. Bu, Kürdler'in Alevî
olma haklarının olmadığını, eğer Alevî olmakta ısrar ederlerse o zaman Kürd
değil Türk olmak zorunda kalacaklarını söylemekle eşdeğerdir. Buna Batılılar Tête de Turc diyor yani Türk Kafası.
Bütün Türkler'i bilmem ama Halaçoğlu
ve Zelyut'un kafalarının bu sınıfa
girdiği çok aşikâr. Meğer Alevî'nin Kürd olma şansı yokmuş, Kürdler'in işi zor.
Tütsülü kafalardan biri
olan ve TBMM eski başkanlarından ve kendisi de bir Kürd olan Kinyas Kartal’a göre Kürd, Doğu
Türkleri’ne verilen addır. Demek ki Kürdler, Türkmen, Ermenî olmaktan öte Doğu
Türk’ü imişler.
Büyük Tête de Turc’lerden olan 12 Eylül faşist
askerî darbesinin lideri ve genelkurmay eski başkanı Orgeneral Ahmet Kenan Evren darbeden sonra
"Devlet Başkanı" olduğu dönemde şu görüşleri savunmuştu: "Kürt diye bir şey yoktur. Onlar dağ
Türkü’dür. Bu, Güneydoğu'daki insanlarımızın, dağlarda karda yürürken
ayaklarından çıkan kart kurt diye seslerden oluşmuş bir kavramdır. Onun için bu
isimle anılmışlardır’.
Al sana yeni bir millet
tanımı daha; Dağ Türkleri. Bir türlü Kürd diyemiyorlar.
Bu, ultra bilimsel
lafzın üzerinden seneler geçti ve konjonktür sever! TC’nin sabık devlet başkanı
Kürdler’i bir kez daha hatırladı ve aşağıdaki cesur cümleleri kurdu.
Aynı zât yıllar
sonra Türkiye'nin ileride eyalet sistemine
geçebileceğini ifade ediyor, yıllar önce
bölge valiliği hakkında kanun hükmünde kararname çıkardıklarını ancak Özal
hükümetinin bunu onaylamadığını belirtiyordu. "Yetkilerin bu kadar dağıtılması iyi değil'' diyen Evren, "Bu bölge valilikleri belki de eyalet olur
diye düşünmüştük. Bundan korkmamak lazım. Diyorlar ki, 'Kürtler bağımsızlığını
ilan eder. Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Kürtlere
kardeş muamelesi yapmalıyız. Kaç senesi var bilmiyorum ama Türkiye ileride eyalet
sistemine geçebilir" diye konuşacaktı.
Hangisi Kenan
Evren'di?
İkisi de, aynı aşağıda göreceğimiz gibi,
devlet büyüklerinin 'dün ile bugünü' birbirlerinin devamı olduğu biçimindeki
basit tarihsellik bilgisini hiç haz etmemeleri gibi - dün dündür bugün bugündür
– temel düsturunca TC devleti için devlet ciddiyeti veya devlet adamı ciddiyeti
diye bir hassasiyet yoktur ve buna tıptan bir nazire ile yaklaşmak gerekseydi
ben dystonie anale yani anal tonus'un
bozukluğu, zorlanması veya iyi çalışmaması ki, kısaca açık sfinkter veya salıver gitsin siyaseti derdim. O
nedenledir ki, dün söylediğine dair sual edildiğinde bir devlet büyüğü, dün dündür bugün bugündür diye cevap
vermiş ve devletin geleneğini açık etmiştir.
Devletin başka bir sürü geleneği de vardır, hele
Kürd meselesi sözkonusu ise, ilerleyen sahifelerde buna bakmayı düşünüyorum.
Dün ile bugünü keskin sınırlarla ayıran kişi
sadece Evren miydi?
Özel savaşın başladığı 1993’te dönemin en önemli bürokratı Süleyman Demirel, Kürt realitesini tanıyorum dedikten sonra ne demek istiyorsunuz
diye soranlara cevaben,
Bu ülkede bazı insanlar
kendilerine Kürt demektedirler. Bu insanlar Kürt kökeninden gelmektedirler.
Onlar vatandaştırlar, bu ülkenin sahibidirler, azınlık değildirler... demiştir.
Aynı Demirel, bu
realiteye tarihin en kirli ve en acımasız savaşlarından biriyle saldırmaya
hazırlandığının da işaretini vermiş oluyordu. Burada bir başka TC realitesine
ve geleneğine şahit oluyoruz: devlet, Kürt
vardır ve onu tanıyorum diyorsa bir sonraki adım ve söylemediği paradoksal
cümleyi ben şimdi yazıyorum: evet vardır
o hâlde keseceğim.
Burada yeni bir gelenek ekliyorum; yarım yamalak ve
sürüncemede bırakma geleneği.
Dilimize Yunanca'dan geçmiş olan dilin kemiği yoktur deyimini anlamaya
çalışırken hep bir eksiklik hissetmiştim ayrıca Anatomi bilimi açısından
bakılırsa dilin hemen altında ve onun sayılabilecek bir de kemik vardır; Hyoid
kemik.
Tabii ki, ağıza gelen sözün herhangi bir
engele takılmadan çıkıvermesi anlamındadır da yine de eksik gibiydi ve nitekim
aradım ve buldum.
Deyimin ikinci yarısını devletlerimizden biri
(TC mi, Ottoman mı bilemem) kesmişti, dil kesmeye ve altına kaçırmaya meyyal
bürokrasimiz bu deyimi kesmişti, aşağıda orijinalini veriyorum:
Η γλώσσα
κόκκαλα δεν έχει και κόκκαλα
τσακίζει
İ
Ğlosa kôkala den êhi ke kokala çakîzi
yani
Dilin
kemiği yoktur ve kemik kırar!
İşte şimdi olmuştu, dilin kemiği yoktur ama
kemik kırar; öyle bir söz söylersin ki insanın kemiğini kırar, çok ağır olur.
Öyle anlaşılıyor ki, devletin kestiği dil aslında
kendisinin diliydi ve herhâlde farkında değildi.
Turgut Özal,
14 Ekim 1991 tarihinde “Kürt Meselesini
mutlaka çözeceğim. Bu benim milletime yapacağım son hizmetim olacaktır”
dedi. ‘geçici (ile’l ebed) köy koruculuğu (1984), Emniyet Özel Hareket (1983)
ve JİTEM (1987) gibi özel savaş kurumlarının hepsinde en önemli imza sahibi
olan Özal, paradoksal davranış
konusunda beni n’inci defa doğruluyordu. Kürdleri yok etmek hayaliyle ortaya
çıkan Kürd Turgut Özal, yok
edemeyeceğini anlayınca çözmeyi denemek istedi ve bunu son hızmeti olarak
düşündü. Gerekirse federasyonu da
görüşürüm diyen Mr Özal’ın ömrü
bu görüşmeyi yapmaya vefa etmedi.
Yargısız infazlardan nasibini alan Adnan Kahveci, (Özal’a sunduğu) “Kürt sorunu nasıl çözülmez” başlığıyla hazırladığı raporda “Askerî yöntemle ülke çözüme
ulaştırılmamıştır. Bugün Kürt sorunu siyasî bir kriz halini almıştır. Çözüm
için cesur siyasî adımlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle Kürt realitesi, Kürt
kimliği ve dili hızla kabul edilerek Kürtler’in siyasî hakları verilmelidir”
dedi. Kahveci’nin raporu 27 Ağustos
1992 yılında Millî Güvenlik Kurumu (MGK)’da tartışıldı. Özal bu toplantıda GAP televizyonundan Kürtçe yayın yapılmasını
istedi.
Dönemin Maliye Bakanı olan ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın danışmanlığını yapan Adnan Kahveci 5 Şubat 1993’te eşi ve iki çocuğuyla birlikte Bolu /
Gerede yakınlarında otobanda ters yola girerek trafik kazası geçirdi. Adnan Kahveci ve eşi olay yerinde can
verdi. 17 yaşındaki kızları Aslıhan
Kahveci ise bitkisel hayata girdikten 10 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Kahveci’nin ölümü kaza süsü verilmiş bir
suikastten başka bir şey değildi.
Yıllar sonra Adnan
Kahveci'nin oğlu Cihan Kahveci, Şirin
Payzın ile 360 Derece programına konuk oldu.
Babasının suikaste kurban gittiğini söyleyen Cihan Kahveci babası Adnan Kahveci ile Turgut Özal'ın suikastçilerinin aynı olduğunu. Suikastin arkasında ise İsrail gizli servisi Mossad ve Erhan Göksel’in olduğunu belirtti.
Araştırmacı yazar Erhan Göksel, 2010 yılında Amerika'da New York'taki otel odasında ölü olarak bulunmuştu.
Babasının suikaste kurban gittiğini söyleyen Cihan Kahveci babası Adnan Kahveci ile Turgut Özal'ın suikastçilerinin aynı olduğunu. Suikastin arkasında ise İsrail gizli servisi Mossad ve Erhan Göksel’in olduğunu belirtti.
Araştırmacı yazar Erhan Göksel, 2010 yılında Amerika'da New York'taki otel odasında ölü olarak bulunmuştu.
Anavatan Partisi eski genel başkanı ve eski başbakanlardan
ve dışişleri bakanlarından Mesut Yılmaz,
16 Aralık 1999 günü başbakan yardımcısı olarak gittiği bölgede kendi raporunu
açıkladı. Yılmaz “Geçmişte artık sadece
yanlışlarımızdan ders almak için bakmalıyız ve aynı yanlışları
tekrarlamamalıyız, Avrupa Birliği’ne
üyeliğimize giden yolun Diyarbakır’dan geçtiğine inanıyorum” dedi. Yılmaz, demokrasinin Türk’ün de Kürt’ün de hakkı
olduğunu belirttiği konuşmasında “Devletin
Bekası, ancak ve sadece vatandaşının hak ve hürriyetlerinin korunmasıyla
mümkündür” diyordu.
Rahattı zira PKK önderi Abdullah
Öcalan 16 Şubat 1999’da uluslararası bir komplo operasyonu ile Kenya’dan
Türkiye’ye getirilmişti.
Bir başka ünlü Türk büyüğü Necmettin Erbakan, Bingöl'de yaptığı bir
konuşmada Okullarda
çocukları ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diye bağırtıyorlar. Bu yanlış. Türk böyle
derse Kürdün de ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’ deme hakkı doğar diyordu.
Türk siyasetinin ulularından Bülent Ecevit, AKŞAM gazetesine 2004
yılında verdiği röportajda tarihî açıklamalarda bulunmuştu. Kürt kökenli
olabileceğini belirten Ecevit, 'Benim gözümde Kürt-Türk ayrımı yoktur'
demişti.
Bülent Ecevit,
dedesi Mustafa Şükrü Efendi'nin 'Kürtzade' olarak tanındığını
açıklamıştı. Yıllar önce babasının doğduğu köye gittiğinde bir büyüğünün mezar
taşında 'Kürtzade' yazdığını
gördüğünü anlatan Ecevit, 'Ben ilk olarak orada öğrenmiştim bu ismi.
Bizim hükûmetimiz döneminde Kastamonu Daday'da babamın adıyla bir okul yapıldı.
O sırada biraz daha fazla kalmıştım babamın doğduğu köyde. Orada da
akrabalarımla, köyün ileri gelenleri ile görüştüğümde ailemizin 'Kürtzade'
olarak bilindiğini doğrulattım' dedi.
Ecevit, şöyle devam ediyor:
'Ben Kürt kökenli olduğumuzu duydum, öğrendim. Ama babam da böyle şeylere izin vermediği için, bu konuları bana hiç açmadı, açmazdı. O da sonuna kadar Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlı ve cumhuriyetin bütün değerlerini paylaşan biriydi. Merhum olmadan önce kendisine bunu sormamıştım. Ona soramadım. Ama eminim ona sorsaydım 'evet' derdi. Bundan bir eziklik veya üstünlük duymazdı'.
'Ben Kürt kökenli olduğumuzu duydum, öğrendim. Ama babam da böyle şeylere izin vermediği için, bu konuları bana hiç açmadı, açmazdı. O da sonuna kadar Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlı ve cumhuriyetin bütün değerlerini paylaşan biriydi. Merhum olmadan önce kendisine bunu sormamıştım. Ona soramadım. Ama eminim ona sorsaydım 'evet' derdi. Bundan bir eziklik veya üstünlük duymazdı'.
Kendisi de bir Kürt olan Mahmut Övür, 15 Nisan 2012 tarihli
yazısında şunları söylemektedir:
Birkaç günlüğüne geldiğim Kastamonu Daday'da bu kez eski
Başbakanlardan Bülent Ecevit'in
baba köyüne de uğradım. Ecevit'in memleketi ve etnik kimliği zaman zaman yazı
ve tartışma konusu oldu. Onunla ilgili ilk yazıyı rahmetli Musa Anter'de okumuş ve şaşırmıştım.
Anter, Ecevit'in dedesinin Kürt olduğunu ve mezarının Kastamonu Daday'da bulunduğunu mezar taşında da eski alfabeyle "Kürtzade" yazdığını yazıyordu. Daday'ın Sarıçam köyüne gidip Ecevit'in babası Fahri Ecevit'in doğduğu evi gördüm. Evin sahiplerinden ve Ecevit'in uzaktan da olsa amca çocuğu olan bir kadın şöyle diyordu: "Ecevit bizim dedelerimizle amca çocuğu.
Akrabayız yani... Bu ev de onların. Kürt diyorlar bize... Ama öyle miyiz bilmiyoruz." Dedesi Şükrü Efendi'nin Abdülhamit döneminin şeyhülislamı olması, büyük dedelerinin Kürtzade olarak anılması bilinen bir gerçek. Ecevit'in amcazade çocuklarından Mustafa Karahasan'ı bulup aile mezarlığına gidiyoruz. Eski mezar taşlarından eser yok. Mustafa Karahasan'a "Eski mezar taşlarına ne oldu?" diye soruyorum.
Cevabı kısa oluyor:
"Bilmem"
Zaman’dan
2005:
Eski başbakanlardan Bülent Ecevit, Zaman Gazetesi'nden Ömer Şahin'in sorularını yanıtladı. Son günlerde yaşanan
provokasyonlara karşı vatandaşları sağduyuya çağıran Ecevit, Başbakan Erdoğan'ın
tartışmaya yol açan 'Kürt sorunu'
açılımına da değinerek, "Türkiye'de
Kürt sorunu yok, ağalık sorunu var. Feodal düzeni Atatürk bile yıkamadı. Ağalar
topraklarını korumak için Kürtçü olup PKK'ya yardım da ediyor. Türkçü de
oluyor. Olan köylüye oluyor" dedi.
Kastamonu doğumlu Ecevit, baba tarafından Kürt kökenli olduğu yönündeki iddiaları da doğruladı: "Ailem Güneydoğu'dan gelip Kastamonu Daday'a yerleşmiş. Babam Kürt kökenliymiş. Bunu yıllar sonra öğrendim. CHP Genel Sekreteri’ydim. Daday'a gittim. Orada mezar taşından öğrendim. Ne babam, ne dedem söylemedi. Çünkü o dönem bu önemli değildi"...
Kastamonu doğumlu Ecevit, baba tarafından Kürt kökenli olduğu yönündeki iddiaları da doğruladı: "Ailem Güneydoğu'dan gelip Kastamonu Daday'a yerleşmiş. Babam Kürt kökenliymiş. Bunu yıllar sonra öğrendim. CHP Genel Sekreteri’ydim. Daday'a gittim. Orada mezar taşından öğrendim. Ne babam, ne dedem söylemedi. Çünkü o dönem bu önemli değildi"...
Aynı Ecevit,
1994 yılında şöyle bir açıklamada bulunmuştur: 'Aslında Kürt sorunu yoktur. Güneydoğu sorunu
vardır. Güneydoğu sorunu da bir feodal düzeni yıkma, kalkınma ve
demokratikleşme sorunudur (Halkın Habercisi, 09.12.16).
Utangaç Kürd Ecevit,
iş Kürd olmaya veya Kürd lafzıyla anılan bir soruna dokunmaya geldiğinde birden
sorunun adını güneydoğu sorunu olarak okuyor. Bari Mezopotamya diyebileydi,
nerede...
İnfazlar ve insanlık dışılıklar ilâhı Angri Manya Mehmet Ağar bile ovaya insinler, orada siyaset yapsınlar (onları orada daha rahat öldürürüz demek istiyor) deme noktasına
gelmişken devlet hâlâ Kürd sorunu yoktur,
terör sorunu vardır nev’inden tralala
à la Turque (alaturka caka) peşinde.
Kürd kelimesine giriş yapıyorum
Latince’ye Cordueni
(Corduene krallığında ikâmet eden kişi anlamında) olarak giren bu kelimenin
variantlarından bir tanesi Gordueni’dir.
Bu da, Dicle / Tigris nehrinin sol
yakasında oturan anlamına gelen Carduchi
kelimesinin farklı bir sonekle yazılmış hâlidir.
Gordueni, Antik
Ermenistan’da yaşayan muhtelif halklardan biridir ve günümüz Kürdleri’nin de
ataları sayılmaktadır(lar).
Plinius, Naturalis
Historia isimli eserinin 6. Bölümünde Adiabenis
conectuntur Carduchi quondam dicti, nunc Cordueni demektedir yani Adiabeni denilenler eskiden Carduchi
tesmiyye olunurlar ve şimdi de onlara Cordueni denir. Cordueni kelimesinin Gordyaei, Cordyaei, Gordaei
biçiminde variantları vardır.
Bu kelimenin aslı ise Eski Yunanca KardakeV
(Kardakes) kelimesi olup Medler’in paralı askerleri anlamındadır.
KÁRDAKES
(KARDOUXOI)
Kardakes (Kardakiler veya Kardukiler) Yunan ve Roma otoriteleri tarafından Pers ordusunun
askerî bir birimi olarak da ifade edilmektedirler. Otoriteler bu dönemi Ahamenid (Achaemenid period - bkz Huyse,
sahife 199, sayı 6).
Anabasis
2.8.6 ve Cornelius
Nepos'un, Datames 8.2'nde
de 60,000 kárdakes, who were infantry heavily armed
like hoplites, fought in Darius III’s
army at the battle of Issus (333 BCE)...
Yazar burada, İ.Ö.
333 senesinde gerçekleşmiş olan İssos harbinde Darius 3'ün ordusunda savaşmış olan, hoplitler gibi ağır biçimde
silahlanmış piyadeler olan 60.000 kárdakes'in...varlığından
bahseder.
Hem Arrian
hem de Nepos’ta kardakes kavramını Farslar’ın askerî ve teknik bir terimi olarak
okuyoruz. The mode of expression found in both Arrian and Nepos (as it were,
“the so-called kárdakes”) makes
it quite certain that here a Persian technical term is involved; Curtius Rufus (3.9.2-3) in the same
context mentions “barbarian infantry” (barbari
pedites, led by a Thessalian named Aristomedes). Curtius Rufus aynı bağlamda Thessalialı Aristomedes’ın
liderliğindeki barbar piyadeleri olarak ifade etmektedir.
Aristo
kelimesi Eski Yunanca mükemmel, muhteşem anlamlarının yanı sıra bey, efendi,
asil anlamlarına da gelir ve aristokrat kelimesinin kısaltılmış
hâlidir. Yukarıda Aristomedis
(Aristomedes) ismini görüyoruz ve Med
Efendisi, Med Beyi anlamındadır.
Buradan, Kürdler’in, 1) Med kökenli veya Medler’in idaresi altında bir halk
olduğunu ve 2) Med Efendileri’nin ve bazen de Kürdler’in Yunan isimlerini benimsediklerini
çıkarabiliyoruz.
Kardaklar (Kürdler),
Selefkidler (Silifkeliler) zamanında, Polybius tarafından tekrar askerî bir
terim olarak kullanılmaktadır. (Kárdakes turns up again, as a military term of Seleucid times, in
Polybius (5.79.11). Ona göre, Antiokhos 3, İ.Ö 217 yılında gerçekleşen Rafia
harbinde, diğerlrinin yanında, Galatialı Lysimahos’un komutası altında 1000
kişilik bir Kardakes (Kürd) birliğine
sahipti (According to him Antiochus III
in the battle of Raphia in 217 BCE had, among others, a corps of 1,000 kárdakes under the command of the Galatian
Lysimachus).
Bu kelimenin kaynağında Yunan
leksigoraflar ve Bizanslı araştırmacılar kesinkes olmamakla birlikte “soldiers
in Asia - Asyalı askerler” ile
“foreign mercenaries – yabancı paralı
askerler”, “Farslar’ın komutası
altındaki yabancı kökenli askerler - foreign origin soldiers under Persian
command” veya Media soldiers –
Medialı askerler” tanımlarını yapmaktadırlar. İ.Ö 2. Asırda yaşamış olan
Bizanslı leksigograf Aelius Dionysius,
İ.Ö 400 sene evvel yaşamış olan Theopompus
isimli bir şairin ilk defa ve paralı
askerler anlamında Kardakes’ten
bahsettiğini belirtmektedir. Aelius
ile aynı dönemde yaşayan Attikalı leksikograf Pausanias ise, kardakes
kavramı için “soldiers in Asia –
Asyalı veya Asya’daki askerler (veya muhafızlar - guards)” yorumunu yapmaktadır; bir başka yorum (hoi strateusámenoi bárbaroi hypò Persôn – Pers / Fars
komutası altındaki yabancı / barbar
askerler). Burada, 1) bu askerler topluluğuna dair bir millet –
ethnos yani köken ve 2) belli bir yer atfı görmemekteyiz. Asyalı veya yabancı
nev’inden çok genel tarifler var. Demek ki, bu savaşçılar belli kabilelere
ayrılmış kontenjanlardan gelmiyorlar ve gelişigüzel bulunmuş başıboş
topluluklardan müteşekkil kişiler değil bilakis itinayla eğitilmiş ve silahlı
insanlar - ...armed uniformly and trained
carefully (Briant, 1999, p. 121).
Attalid kralı Eumenis 2’ye cevap niteliği taşıyan ve Artemidoros resmî imzasıyla İ.Ö 181 senesine tarihlenen bir
mektubun dâhil edildiği Telmessus in
Lycia (first edited by Segre, 1938, pp. 190 ff.) isimli eserde, Kardakes kasaba halkının arz-ı
hâllerinden bahsedilmektedir - about
petitions of the people living in the “Village of Kárdakes”; bu kasaba
muhtemelen Thelmessos yakınlarında olmalıdır. (cf. Zgusta, 1984, pp. 228 f.;
Tietz, 2003, pp. 351 f.). Kitaba göre Kárdakes halkı vergilerden muaf
değillerdi ve kasaba Selefkidler’den çok önce kurulmuştu ve aslında bu bir
Ahamenid askerî kolonisiydi (Achaemenid military colony) (cf. Sekunda, 1991,
pp. 105 f.; Keen, 1998, pp. 64 f.; Tietz, 2003, pp. 346-52; and already Launey,
1949, p. 486, n. 4; unlike Segre, pp. 194, 208; Tarn, 1950, pp. 181 f.).
Strabo
(15.3.18) genç Persler’in eğitimlerine ilişkin verdiği bilgide, (kaynağı
muhtemelen Hecataeus), bunların 24
yaşına kadar silah dâhil bir çok konuda eğitim aldıklarını ve hızmete (orduda)
başladıklarında onlara kárdakes denildiğini çünkü bunların artık
eşkıyalık ve vurgunla – brigandage,
yaşadıklarını iddia ediyor. Strabo, kárda kelimesinin
etimolojik olarak erkeksi, yiğitlik gerektiren - manly ve savaşsal, kavgasal -
warlike işler anlamına
geldiğini belirtiyor.
Kárdakes terimi Achaemenid
(ve Seleucid - Selefkid) dönemlerinde Pers yarı elit piyade birliklerine işaret
ediyordu. Fakat çok açıktır ki, bu birlikler ne sıradandı ne de yabancıydı.
Problem şuradaydı ki, Strabo’nun elit piyadelerin içindeki
sıkı eğitimli genç adamlara kardakes denir - hard-trained young men called kárdakes that of elite infantry
biçimindeki ifadesi, ile yine kendisinin kullandığı eşkıyalık, vurgun – brigandage ile geçinirlerdi ifadesiyle
çelişmektedir zira bir çok başka otör, Tarn, Widengren, Bremmer vs bunların (kardakes) profesyonel asker olduklarını
ve hayatlarını bu meslekten kazandıklarını yani (sous-entendu) eşkıyalık falan
yapmadıklarını anlatmaktadırlar. Ayrıca
sadece genç erkek toplulukları – young men’s societies olduğu da çok şüphelidir
zira aralarında kadın askerler de var ancak hepsi bekâr ve bakiredir,
eğitimleri gereği evlenmiyorlar. Briant
bir hipotez olarak kárdakes kavramının kökeni itibarıyla erişkinlik
statüsünün hemen öncesine kadar Fars usulünce yetiştirilen ve fiziken eğitilen
genç adam - the young men educated and
physically trained in the Persian manner just before achieving the status of
adults ortaya attı. Ona göre,
önceleri belki sadece Fars kökenli eğitimli genç askerlere kárdakes
adı veriliyordu fakat zaman içinde imparatorluk sahası içindeki bütün diğer
genç soylular da aynı biçimde – bir
kardak olarak – eğitiliyorlardı. Bu oldukça zahmetli ve karmaşık sürecin neticesinde
kárdakes bir tür, ağır silahlı emperyal piyade gücü -
heavily armed imperial infantry force
hâline geldiler ki, muhafız alayına benzetilebilir ve imparatorun elit
askerleri arasındaydılar. Bu kardakes
muhtelif halklardan seçilebiliyorlardı fakat komuta Farslar’ın elindeydi.
Buraya kadar baktığımızda Kürdler’in adeta bir ‘ASKER MİLLET’ olduğuna
hükmedebiliriz. Bu halk sadece profesyonel askerlik yapmakla kalmıyor ve fakat
askerî reformlara da öncülük ediyorlardı yani askerî sanatlar ve askerî idare
konusunda Karduklar (Kürdler) tarihî roller üstleniyorlardı (cf Sekunda 1988,
p. 42, Briant, 1996, p. 1064).
Centre National de Ressources
Textuelles et Lexicales’in Kürd tanımı şöyle :
Etymologie et Histoire Avant 1695
subst. plur. Curdes (D'Herbelot, Bibliothèque
Orientale, éd. 1697, p. 279), à nouv. 1835 subst. (Lamart., Voy. Orient, t.
2, p. 86); 1826 ling. subst. (A. Balbi, Introd.
à l'atlas ethnographique du globe, p. 116). Mot indigène du Kurdistan,
pour désigner les habitants de cette région, se rattachant au gr.
κυ‘ρτιοι (lat.
class. Cyrtii), de καρδου’χοι
«Carduques», peuple d'Asie des confins de l'Arménie et de l'Assyrie.
Mealen, kelimenin Yunanca Kî’rti olduğu oradan Latince’ye Cyrtii olarak geçtiği, bu kelimenin de
aslının Kardû’hi olduğu
belirtilmektedir.
Wiktionnaire’in izahı :
Du
latin Cordueni (habitants de
l’ancien royaume de Corduène).
Latince cordueni (eski Korduen krallığının mukîmleri).
Başka kaynaklarda :
Bugünkü Kurdistan bölgesinin Asurî kaynaklarındaki ismi (toponimik
ismi) Qardu, Orta Bronz Çağı’nda Sümer lisanında Kar-da.
Asurî Qardu kelimesi Dicle (Tigris) havzasının kuzeyinde
kalan bölgeye işaret etmektedir ve bilahare bu aynı kelime Asurî lisanından
alınarak Qur’ân’da Cūdī biçiminde kullanılmış daha sonra da Kürd lisanına Cûdî biçiminde adapte edilmiştir (Ilya Gershevitch, William
Bayne Fisher, The Cambridge
History of Iran: The Median and Achamenian Periods, 964 pp., Cambridge
University Press, 1985).
Hûd Sûresi 44. Ayet:
Ve kîle yâ ardzubleî mâeki ve yâ semâu akliî
ve gîdal mâu ve kudıyel emru vestevet alâl cûdiyyi ve kîle bu'den lil kavmiz zâlimîn (zâlimîne).
Ayet meali:
Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri
Bir de denildi: Ey Arz yut suyunu ve ey Sema, açıl, su
çekildi, iş bitirildi ve gemi, Cudî üzerinde durdu, o zalim kavme defolun
denmişti.
Cûdî kelimesi, Xenophon'un M.Ö. 4. Asırda kaleme aldığı
10.000'lerin dönüşü isimli eserinde
geçen Corduene kelimesiyle de
yakındır. Kürd kelimesinin kaynağı
olarak bir Med kavmi olan Kurtaoi (Kirtai; Latince Cyrtaei, İngilizce Cyrtes)
olarak okuyan bir görüş daha var.
Muhtemel eski toponimik isimlerinden bağımsız
olark Kürd ethnik ismi (Ethnonyme Kurde) Pehlewî lisanında kullanılan ve ‘çadırlarda
yaşayan göçerler’ anlamına gelen kwrt- kelime köküyle ile de
özdeşleştirilmektedir. Bu kelime, İslâm ordularının Fars dünyasını fetihleriyle
birlikte Arab diline adapte edilmiş ve bir ethnonimi karakteri kazanmıştır. Bu,
Kürdler’in İslamize edilmesi ile de ilintilidir.
16. asırda Şerefhân
Bitlisî (Şerefxanê Bedlîsî) Kürdler’in 4 parçaya ayrıldıklarını
ifade eder: Kurmançlar (Kurmandj), Lorlar
(Lur), Kalhorlar (Kalhor) ve Goranlar (Guran) ve herbir topluluğun kendine has
bir dialekti vardır.
Bir başka ihtimal Kürd isminin Hurrî(ler) kelimesinden gelmiş olabileceğidir.
Kelimeye bir başka kapıdan da giriş
yapıyorum:
Babil’de kişi ismi olarak Kar-tak-ku, Ka-ar-ta-ku kullanılıyor (attested in Nippur under
Darius II). Bunun temelinde çok güçlü ihtimalle Eski İran lisanındaki *Kartaka- veya *Kṛtaka- kök kelimelerini buluyoruz.
Aynısı Siriyak (Syriac) dilde Qardāg oluyor
(cf. Justi, Namenbuch, p. 156; Hinz, 1972,
p. 387) ve Aramî’de bir sıfat olarak krtk kavramına Saqqara’da bulunan bir
papirusta (TAD, no. B8.3:1) rastlıyoruz. Anlamı muhtemelen Giritli’dir -
Cretan. Orta Fars dilinde kʾldʾkˈ kārdāg, Mani literatüründe qʾrdʾg kārdāg “yolcu, seyyah, göçmen, muhacir” anlamlarındadır (gezgin tüccar anlamı da olabilir ancak
bu kelimenin paralı asker anlamı yoktur, as first suggested by Widengren 1968, pp. 527 f.; 1969, pp. 83 f.; cf.
Nyberg, pp. 112 f., etc.). Bu temelde Eski İrlanda lisanında *kāra-tāka- kelimesini buluyoruz ve gezgin asker anlamındadır. Kökeninde Eski Farsî bir kelime olan kāra- “halk
veya silahlı grup” ve Hind-Avrupa dil
kökü olan ve hareket etmek, koşmak anlamlarına
gelen tak- kök kelimesini görüyoruz (O. Szemerényi 1971, p. 672 = 1987,
p. 1590; Hinz, 1975, p. 148).
Xenopohone'un Anabasis / Onbinlerin Dönüşü
isimli eseri Kürdler'in (Kardouxoi)
tarihî süreçlerdeki yerini ve rolünü anlatması açısından çok ve belki de en değerli
eserdir.
Burada Anabasis
kelimesinin etimolojik açılımını Xenophone'un
hatırasına ithafen veriyorum.
Anabasis
kelimesi Yunanca olup Eski Yunanca ana (ana) (yeniden, bir daha,
tekrar, üzerinde, katederek, yukarıya anlamları veren bir önek) ve basis (gitmek, gelmek, varmak, yürümek, bir kazığı yarmak, üzerine yürümek,
üzerine gitmek, bırakıp gitmek, buluşmak, düşürmek, götürmek, mümbit hâle
getirmek anlamlarına gelen βαίνω – veno fiiliyle – siV –
sis sonekinin biraraya gelmesiyle oluşmuştur. βαίνω (Veno) fiili Hind-Avrupa ortak lisanında gelmek anlamındaki gʷem- kök kelimesinden gelir ve Latince'ye venio olarak evrilir, Sanskritçe'ye gácchati,
İngilizce'ye come ve Almanca'ya kommen olarak girmiştir. İngilizce'de basis veya base ve Fransızca'da base,
Türkçe'de de baz olarak kullanıln
kelime temel, taban, fon
anlamlarındadır.
Bütün
bu açıklamalardan sonra anabasis kelimesini yukarıya doğru yükselme – çıkma, yükseliş, yükseklere, tırmanma,
(bir grubu bir yere) götürme anlamlarında kullanabiliriz.
Bu eser dönemin Anadolu’sunun
tarihî coğrafyası, gelenekleri, yerel halkları ve bunların yaşam koşulları
hakkında çok değerli ve önemli bilgiler sunmaktadır.
Bibliografya:
A. B. Bosworth, A
Historical Commentary on Arrian’s History of Alexander I, Oxford, 1980, p. 208.
J. N. Bremmer, “The Suodales of
Poplios Valesios,” Zeitschrift für Papyrologie und Epigraphik 47, 1982, pp. 133-47.
Pierre Briant, Histoire
de l’Empire Perse. De Cyrus à Alexandre, Paris, 1996, esp. pp. 340,
815 ff., 1063 f.
Idem, “The Achaemenid
Empire,” in Kurt Raaflaub and Nathan Rosenstein, eds.,War and Society in the Ancient and Medieval Worlds,
Washington, D.C., 1999, pp. 105-28.
Wilhelm Eilers, “Einige
altiranische Etymologien,” Münchener Studien zur Sprachwissenschaft 45, 1985, pp. 23-38.
Hartmut Erbse, Untersuchungen
zu den attizistischen Lexika, Berlin, 1950.
Duncan Head, The
Achaemenid Persian Army, Stockport, 1992, esp. pp. 42 f. B.
Hemmerdinger, “158 noms communs grecs d’origine iranienne, d’Eschyle au grec
moderne,” Byzantinoslavica 30/1, 1969, pp. 18-41.
Walther Hinz, review of
Widengren, 1969, in ZDMG 122,
1972, pp. 385-87.
Idem, Altiranisches
Sprachgut der Nebenüberlieferungen, Wiesbaden, 1975, p. 148.
Philip Huyse,
“Sprachkontakte und Entlehnungen zwischen dem Griechisch/Lateinischen und dem
Mitteliranischen,” in M. Schuol et al., eds.,Grenzüberschreitungen:
Formen des Kontakts zwischen Orient und Okzident im Altertum,
Stuttgart, 2002, pp. 197-234, esp. p. 199, n. 6.
Antony G. Keen, Dynastic
Lycia, Leiden, 1998. Wolfgang Knauth (with Sejfoddin Nadjmabadi), Das
altiranische Fürstenideal von Xenophon bis Ferdousi, Wiesbaden, 1975,
pp. 82-84.
M. Launey, Recherches
sur les armées hellénistiques I,
Paris, 1949, p. 486.
Henrik S. Nyberg, A
Manual of Pahlavi. 2: Glossary, Wiesbaden, 1974, pp. 112 f.
M. Segre, “Iscrizioni di
Licia. 1: Tolomeo di Telmesso,” Clara Rhodos 9, 1938, pp. 181-208.
N. V. Sekunda, “Some
Notes on the Life of Datames,” Iran 26,
1988, pp. 35-53.
Idem, “Achaemenid
Settlement in Caria, Lycia and Greater Phrygia,” in Heleen Sancisi-Weerdenburg
and Amélie Kuhrt, eds., Asia Minor and Egypt: Old Cultures in a New Empire,
Achaemenid History 6, Leiden, 1991, pp. 83-143.
Idem, The
Persian Army 560–330 BC,
London, 1992, pp. 51-53.
O. Szemerényi, review of P.
Chantraine, Dictionnaire étymologique de la langue grecque I-II, Paris, 1968-70, in Gnomon 43, 1971, pp. 641-75 (reprinted in
Szemerényi, 1987, pp. 1559-93).
Idem, Scripta
Minora: Selected Essays in Indo-European, Greek, and Latin. 3,
Innsbruck, 1987.
[TAD] Bezalel Porten and
Ada Yardeni, Textbook of Aramaic Documents from Ancient Egypt,
4 volumes, Jerusalem, 1986-99.
W. W. Tarn, Alexander
the Great II,
Cambridge, 1950, pp. 180-82.
W. Tietz, Der
Golf von Fethiye. Politische, ethnische und kulturelle Strukturen einer
Grenzregion vom Beginn der nachweisbaren Besiedlung bis in die römische
Kaiserziet, Bonn, 2003, pp. 346-52.
Geo Widengren, “Über einige
Probleme in der altpersischen Geschichte,” in Josef Meixner and Gerhard Kegel,
eds., Festschrift für Leo Brandt zum 60. Geburtstag, Köln and
Opladen, 1968, pp. 517-33.
Idem, Der
Feudalismus im alten Iran, Köln and Opladen, 1969, pp. 83 f.
Ladislav Zgusta, Kleinasiatische
Ortsnamen, Heidelberg, 1984, pp. 228 f.

Yorumlar
Yorum Gönder