Ana içeriğe atla

DİKİ - ADALET İLÂHELERİN İŞİDİR


DİKİ 


       






































Fransız ortografisinde Diké veya Dicé olrak yazılır. Roma’daki karşılığı  
Justitia veya Jus’tur. Ingilizler ise Dike olarak söylerler.   
 Diki Yunan mithologyasında adalet, yargı eşitliği ve ilâhî yasalar ve âdetlerle çerçevelenmiş hakların ilâhesidir. Eşdeyişle bunların en üst düzeydeki temsilcisidir. 

Babası Zeus anası Themis’tir (θέμις). Kimi başka efsanelere göre ise Nomos ve Eusebia’nın kızıdır.  
Themis, Toprak Ana Gaia ile Gök-Tengri Uranos’un kızıdır.  Esas adalet ve düzenin ilâhesi bu karakterdir. İlâhî adaletin tecessümü olarak kabul edilir. Zeus'un Metis'ten sonraki ikinci karısıdır. Horaï’nin (Horae) ve Moiraï’nin (Moirae) annesidir.   


 Kendisi öfkeli veya cezalandırıcı değildir. Ona yeteri kadar saygı gösterilmediğinde veya adaletsizlik yapıldığında, o sessiz kalır ve onun yerine Nemesis gerekli karşılığı, yani cezayı verir. Themis, aynı zamanda kâhinedir ve kehânetin merkezi sayılan Delphi (Delfi) mabedini Themis inşa ettirmiştir. 
 İlk dönemlerde tam zıddı olduğu Eris (Nefret, fesad, garez ilâhesi) ile beraber ve benzer resmedilmiştir. Daha sonraki çağlarda husûsen de modern dönemde ise gözleri bağlı elinde bir terazi ile resmedilmiştir. 


 Themis aynı zamanda tabiatta, mevsimlerin, yılların ve sanatların düzenini sağlayan bir ilâhe üçlüsüyle canlı varlıklar arasında yaşamla ölüm dengesini kuran bir ilâhedir. Themis, kanundur, nizamdır. Ama gelip geçici bir kanun değil, ilâhlar dünyasında da insanlar dünyasında da değişmez evrensel ve ölümsüz tabiat yasasıdır. ilâhî yasadır, onun karşıtı insanî yasa ise Nomos’tur (Nemesis). 
 Themis, Olympos’ta yaşar, ilâhların ve ilâhelerin toplantılarına başkanlık eder, Olympos'taki düzeni o korur, Themis’in fazla efsanesi, öyküsü, her yerde her zaman hazır ve nazırdır. Bütün ilâh ve ilâhelerden daha güçlü sayılır zira en önemli işlevi yani adaleti o sağlamaktadır.  
 Themis’in etimolojisine gelince; 


 Koymak, koymak, yerleştirmek, oturtmak anlamlarına gelen τίθημι (tîthimi) fiilinden köken alır ve yerleştirilmiş olan, tesis edilmiş olan anlamındadır. Fransızca’daki ordre-etabli veya onun sinonimi olarak pouvoir-en-place deyiminin kökleri de Themis’e ve onun fonksiyonuna uzanır ve dilimize ve devlet sistemimize aynıyla – müesses nizam – olarak girmiştir. Yine tema (θέμα; thêma) kelimesi de aynı yerden mülhemdir. 


      Daha geniş anlamda, Themis, ilâhî adalet, moral, ahlâk, âdet, gelenek, örf, hukuk,   hak, kanun, ceza, kural, kaide ; anlam genişlemesiyle, ilâhî irade, ilâhî yasa ve kehânet, kararnâme, kanunnâme, krala verilecek olan vergi. 


  Themis ve/veya Diki’nin kılıç ve teraziyle ve bir de gözü bağlı olarak temsil edilmesinin sebebi; kılıç, adaletin verdiği cezaların caydırıcılığı, keskinliği ve gücü, terazi adaletin dengeliliği. kadın ve bakire olması bağımsızlığı ifade eder. Kadının gözünün bağlılığı ise tarafsızlığı simgeler. Hukukun evrensel ilkelerini simgesel olarak Themis heykeli anlatır. 


Themis’in torunu, Diki’nin kızı Hesykhia (Isihia) sükûnetin, zihnî dinginliğin ve huzurun ilâhesidir.  

Diki’nin zıddı ve muhalifi ise Adikia’dır ve adaletsizliğin ilâhesidir. 

bütün suçlulara, kötülere, haksızlara ve fitnebazlara, zalimlere, katillere, canîlere, fena insanlara adalet dağıtan ve onları koruyup gözeten bu ilâhedir.  

Diki’nin aksine, bilgeliğe, huzura, adalete, insan haklarına düşmandır. 

Themis ile Diki’nin esas farkı (Ana ile kızının farkı) birincisinin ilâhî adaleti (θείας δικαιοσύνης) ikincisinin ise insanî adaleti (ανθρώπινη δικαιοσύνη) temsil ediyor olmasıdır. 

  Bu uzun yazının birinci bölümünde kavramların dilbilimsel ve mitholojik kökenlerini özetlemeye çalıştım. Yukarıdaki son cümleden devam edecek olursam, insanoğlunun bugün tırnaklarıyla kazıyarak geldiği nihaî ve vazgeçilmesi mümkün olmayan hukuk noktası insan haklarıdır. Yani, her ne kadar tarihî ve mitholojik kıymeti çok yüksekse de v eben onu da çok değerli buluyorsam da günümüzde Themis rolünü kızı Diki’ye devretmiş ve theias dikeosînis (ilâhî adalet) evrensel evrimini tamamlayarak yerini  anthrôpini dikeosîni’ye yani insanî adalete bırakmıştır, her ne kadar buna inanmayanlar hatırı sayılır bir düzey ifade ediyor olsa da.  


 Dünyanın müreffeh ve gelişmiş parçası burada iken, gelişmekte olan kısmından saydığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin, geçtim Themis veya Diki seviyelerinde bir ADALET anlayışını işletmesini Adikia’nın yani adaletsizliğin de zirvesine eriştiğini söylemek çok mümkündür. O nedenle, geçtiğimiz günlerde Kürşat Bumin’in, çözün şu tanrıçanın gözlerini artık diye feryad etmesi çok anlaşılır hatta gecikmiş bir isyanın sesidir.  



 Bu adaletsizlik ülkenin bütün sathını ihata etmiş vaziyette olup duyarsızlık ve nemelazımcılık tavan yapmış hâldedir. Kürd ve Kürdistan açmazı, Alevî insanlara karşı güdülen kin ve nefret siyaseti, sosyalistlerden, feministlerden, anarşistlerden, farklı cinsî tercihi olanlardan, demokratlardan, liberallerden hatta mutedil mütedeyyînlerden iğrenme ve tiksinme haddine varan cinnetlerle çalkalanan, Adikia’nın bile imreneceği ve kıskanacağı bir toprak parçasını yazıyorum. 
 Adikia yalnız değildi, ona Dysnomia (Düzen bozukluğu), Ate (Koyu kadercilik, hatalar ve günahlar ; ayaklarıyla ölümlülerin başına bastığı hâ lde onların bundan hiç haberi olmaz) ve Hybris (ölçüsüzlük) eşlik ederlerdi. Bütün sorunları burada detaylandıracak değilim. Ama hep üzerinde durduğum ve hep ısrarla üzeri örtülüp konuşulmayan, analizi ve psiko-anilizi hiç yapılmayan, gangrenleşerek her daim bizi yiyip bitirip öldüren büyük ıztırabların bana göre en yakıcısı Kürd mevzuuna bir kez daha dokunmak zorundayım. 

Arada şunu da belirtmeliyim, hep anlattım ; 400 sene boyunca Yunan topraklarında işgalci ve sömürgeci olarak kalıp Akropolis’e cami inşa etmek ve sonra da ‘alçak Yunan’ isyan etti ve 1821’de bizden işgal ettiğimiz toprakları geri aldı demek ne kadar mantıklı veya ne kadar akıllıdır ?  
 Sonra bin yıllardır burada bulunan otokton halkları (Elen, Ermenî, Asurî-Süryanî vs) kimi zaman soylarını kırmaya teşebbüs ederek, kimi zaman göçerterek (göç ettirerek) kimi zaman da dînini ve dilini değiştirmeye zorlayarak (Islamisation, Turkisation) canlarından bezdirip nihayet malına mülküne çökmek suretiyle insanları kahretmek, canlarından bezdirmek, işkence etmek, yok etmek ve bütün bunlardan sonra hiç bir şey yapmamış gibi gidip baş köşeye kurulup oradan Lausanne, adalar vs hakkında ahkâm kesmek ne denli bilimseldir, ne denli günümüz ve geleceğin paradigmalarına ve realitelerine uygundur ve ne denli soğukkanlı  tarz-ı siyasetlerdir? 



 Arab topraklarını 1517’den 1920’lere kadar işgal edip sonra Arablar bizi arkamızdan vurdu, bunlar haindir demek ne kadar şuur kırıntısı taşımaktadır? O zaman sen neden British, Fransız, Italyan ve Yunan işgallerine karşı direndin, bırakaydın onlar il’el ebed bu topraklarda işgalci olarak kalalardı ve sen de sömürge valisi tarafından yönetileydin, niye isyân ettin, niye bağırdın? Sen nasıl yırtındıysan o da yırtındı ve seni dışarı attı, olacak olan buydu, er ya da geç… 



 Bütün bunlara birer kulp taktın, iyi de kendilerini Türk olarak isimlendiren bir ton sosyalisti, komünisti, devrimci demokratı, anarşisti, feministi de her türlü işkenceden geçirdin ve hâlâ onlara zulmediyorsun, nefret ve tiksinti duygularını taşıyorsun, bunlar senin insanların, sözde bu ülkenin birinci sınıf insanları bunlar, inim inim inletiyorsun, 100 kişi biraraya gelip bir anma veya bir protesto yapacaklar 1000 polisle bilmem kaç istihbaratçıyla, muhbirle üzerlerine gidip acımasızca saldırıyorsun. Istihbaratçısına bu kadar lüzumsuz işlerde kullanan başka gelişmiş ülke 
yoktur. Katliamı protesto edenlere neredeyse katliam yapıyorsun ve tependeki tekfur yıkıp döküyor, 
umurunda değil. 

Tek hayalî Ottoman‘ı ihya etme adı altında her tarafı sömür ve sınırsız bir tirani kur. Tarihten hiç bir ders 
çıkarma. 
 Okuyanlar, bunların hepsini biliyoruz, tekrara gerek yok diye düşünebilirler. Evet olabilir ancak bilmediğiniz çok şey de var ve bu çok şeyi bildiğiniz zehabına kapılıyorsunuz. O nedenle ve özellikle de Türk yazın ve medya dünyasında ve dahi devlette ya da siyaset kurumunda Kürd Ulusal Mücadelesi (Hareketi) ile ilgili hiç ama hiç bir şey bilmiyorsunuz, çünkü: 



1.     Hiç bir şey okumuyorsunuz, husûsen de kaynağından okumuyorsunuz, 
2.     Okumadan, çalışmadan, hatta en ideali odur – mesela Fehîm Taştekin’in yaptığı gibi – bizzât 
3.     içine girerek ve aşk ile yoğunlaşmadan, kafadan, aşırı tarafgir ve mitholojik ve mistik confabulation’lar biçiminde yazıyorsunuz (okuyanlar ise belki de 100 yıldır 
4.     bir mağarada yaşayanlar misali, yazıp çizip konuştuklarınızı doğru ve sizi de dürüst falan sanıyor ve fena hâlde yanılıyorlar). 
5.     


3.     Yazıp çizdiklerinizde ve konuştuklarınızda bir objektivite, bir rationalité, bir insicam ve bir tutarlılık yok. Genelkurmay açıklama yapıyor, bu hafta 800 küsûr terorist öldürüldü, sonra herkes basın, medya, stratejistler vs 
4.     atlayıp yazıyor ve daha da ötesi bu propagandayı, 34 yıldır yapıyorlar.  
5.     


4.     50 tane yazara, gazeteciye, akıllı olduklarını sandığım adama yazdım ve dedim ki, bir statistik çıkarın, 1984 15 Ağustosu‘nda açık silahlı mücadeleyi başlatan PKK (ARGK) için Turgut Özal 3-5 çapulcu, haklarından geliriz nev’inden tralala à la Turque (Türk usûlü gösteriş) diyebileceğimiz cümleler kuruyordu. Onun bu cümlelerinin üzerinden 32 yıldan fazla zaman, ölümünün üzerinden ise 23 sene geçti.  
Oysa, Özal ve devletin diğer katları, herkese karşı yaptıkları gibi, olayları ve eylemlere başvuranları zerre-i mıskal kadar ciddîye alıp anlamaya çalışsaydı çok az bir kayıpla süreç atlatılabilir ve çok güçlü bir barış kurulabilirdi. Turgut bey ciddîye almak fiilini ve dahi eylemini, aynı kendinden öncekiler gibi, bilmiyordu, bu deyimin Türkçe olmadığını ve dilimize Fransızca’dan tercüme edilerek – prendre au sérieux – (ve prendre à la légère; hafîfe almak) Türkçe’ye kazandırılan bu deyime alışamamıştı, neyin ciddî neyin ‘hafîf‘ olduğunu bilemiyordu ve kültürümüz hâline gelen ve yine Fransızca olan prendre à la légère yani hafîfe almak deyimini çok seviyordu(k). Sanki Türkiye’nin bir Emniyet Teşkilatı, bir Istihbarat Teşkilatı ve bir TSK yokmuş gibi gitti Emniyet Özel Harekat‘ı, Geçici (Kalıcı) Köy Koruculuğu‘nu ve nihayet JITEM‘i kurdu. Bunların hepsi 1983-87 tarihleri arasında gerçekleşti. şimdi kafasız adam diyeceğim, merhumdur, her neyse ya hû 3-5 çapulcu için 1 milyon kişilik ordun yetmiyor muydu da başka kurumlara tonla para akıttın? 
1984’te PKK vardı ve Turgut beyi kucağına oturtup ideolojik-siyasî ders ve perspektif verecek kadar vardı. 1972’de nüvesini Abdullah Öcalan önderliğinde oluşturmaya başlayan PKK, 1978’de Lice’ye bağlı Fis köyünde resmen kuruluyordu.  
Turgut beyin resmen siyaset yapmaya başlamasından 5-6 yıl ve 12 Eylül faşist askerî darbesinden iki yıl evvel PKK kuruluş bildirgesinden bir bölümü aşağıya alıyorum: 



 Türk devlet kapitalizminin damgasını taşıyan Kürdistan’daki (bu) kapitalistleşme, sosyal, kültürel, siyasal alanda önemli değişikliklere yol açtı. Kürdistan toplumunda yeni sınıf ve tabakalar bu ekonomik temel üzerinde meydana geldi. Daha çok feodal sınıfın dönüşmesi ile kentlerde komprador ve küçük burjuva sınıflar gelişti. Toprakta zengin ve orta büyüklükte toprak kapitalistleri ortaya çıktı. Öte yandan, kırlarda geniş bir yarı proleter sınıfla kentlerde yoğunlaşan proleter bir sınıf doğdu. Geniş bir gençlik aydın kesimi de bu dönemin ürünüdür. Türk kapitalizminin hakimiyeti altında ve aşiretçi feodal özelliklerin ağır bastığı bir ortamda ortaya çıkan bu modern sosyal yapı, üzerinde inşa edilecek yeni ideolojik ve politik yapılara temel teşkil etmesi açısından büyük önem taşır. 


 Özellikle proletarya ve aydın gençliğin modern iki güç olarak doğuşu, Kürdistan tarihini temelden değiştirecek tarihî önemde bir olaydır. Şimdiye kadar ki sınıflar daha çok yabancı güçlerle çıkar ilişkilerine girdikleri hâlde proletaryanın bu güçlerle ilişkiye girmekte hiçbir çıkarı yoktur. Tersine, ülke kaynaklarını tekeline geçirmekle, üretim araçlarını kendisi ve işbirlikçilerinin sermayesi hâline getirmekle, sanayileşmeyi daha çok hakim ulus topraklarında geliştirmekle Türk sömürgeciliği, Kürdistan proletaryasının gelişmesi önünde en büyük engeldir. Ulus sorunu halledilmemiş proletarya, üstyapıda sürekli ayakta tutulan aşiretçilik ve mezhepçilik gibi ortaçağ kalıntılarının da etkisiyle, kendisi için bir sınıf olamamakta; emek gücünü sürekli baskı altında satmakta, en ufak bir eğitim ve sağlık koşullarından yoksun bulunmaktadır. Hakim ulus (Türk) burjuvazisi en zor ve en tortu işlerini kendisine göndermekte, dağınık ve sürekli göç içinde tutarak örgütlenmesini zorlaştırmaktadır. Bütün bu etkenler, proletaryanın neden ulusal baskının, aşiretçilik, mezhepçilik gibi ortaçağ kalıntılarıyla her türlü yoz burjuva değerlerinin en amansız düşmanı olduğunu iyice açıklamaktadır. Ulusal ve toplumsal kurtuluş proletaryanın sınıf kişiliğinde en büyük güvencesine kavuşur. 


 Modern aydın gençlik tabakası da, sömürgecilik ve sömürgeciliğin zorla ayakta tuttuğu feodalizmle yüklü toplumsal yapı yüzünden gelişme olanaklarının çok sınırlı olduğunu en yakından görebilen bir kesimdir. Çağdaş toplumların hızlı gelişmesi karşısında hâlâ ortaçağ karanlığında geçen toplumsal bir yaşantıya isyân etmekte ve değişiklik için bir devrimin zorunlu olduğunu herkesten önce kavramaktadır. Ulusal ve toplumsal koşullar üzerinde sürekli düşünceler üretmekte, çağa ulaşmak için gereken yol, yöntem sorunlarını tartışmaktadır. Dünya halklarını başarıya ulaştıran ideolojik ve politik akımları incelemekte, bunlardan en kurtuluşçusunu kendi toplumsal yapısına uygulamak için mücadele etmek gerektiğini her gün daha iyi anlamaktadır. 


 Evet, nereden ve nereye koştuğu belli olmayan Turgut beyin ‘beğenmeyip hafîfe aldığı, çapulcu diye aşağıladığı Kürd Ulusal Hareketi 1978’de bu yukarıda küçük bir parçasını aldığım bildiriyi kaleme alıyordu. Turgut beyin anlamasının mümkün olmadığı bir jargonu çocuğu yaşındaki gençler çatır çatır kullanıyorlardı işte. 


 Geçerken (en passant) şunu diyecektim, Turgut beyin ihdas ettiği her savaş örgütünün sonrasında PKK daha da büyüdü ve sonunda ölümünden kısa bir süre evvel, gerekirse federasyonu da tartışırım deme noktasına getirdi. Amma velakin, Sait Paşa’yı analım, diyor ya: 
    "Kesb ile tâ o kadar cehl olmaz, 
    Cehlin ol mertebesi sehl olmaz" 
    mealen; "Bu kadar cehalet, çalışarak elde edilemez/Cehaletin bu kadarı kolay olmaz". 
    veya bir benzeri: 
    "Cehlin ol rütbesi sehl olmaz 
    Tahsilsiz bu rütbe cehl olmaz" 
    Yani, "Bu kadar cahil olmak için, cehalet öğrenimi yapmak lazım". 


 Türkiye’nin – paradoksal olsa gerek – yüksek katlarındaki cehl ancak cehalet tahsili ile elde edilebilecek cinstendir ve bu konuda Tansu Çiller açık ara öndedir, profesördür.  


 Velakin dedik ya; Turgut bey de cehalet tahsili yapmış bir devlet ulusu olarak, değil federasyon lafzını ağzına almak, Kürd bile demenin hayatını riske atacağını tahmin etmiyordu, ben devletin başıyım diyordu. Ve başını kestiler, erken ve çok erken üstelik te çok cahil biri olarak öttüğü için kafasını kopardılar ve arkasından abide inşa ettiler, münasiptir, devlet geleneğimize uygundur. 
 Turgut bey hem Kürd’üm diyordu hem de JITEM kuruyordu. 3-5 haramî için bir ordu kurmak ve 2 ordu daha kurmak yüksek cehalet gerektiriyor ve o yüksek cahillerimizdendi ve o nedenle yüksek oylar aldı.  
 PKK’nin kuruluş bildirgesinden, Kürdler’in tarihinden, ideolojik-siyasî eğitimden, halk gerçekliğinden, özgüçten haberi yoktu. Atıp tutuyordu. 3-5 bandit için ordular oluşturuyordu, halkın ve maasumların paralarını bu ordulara ve onların kullandıkları silahlara harcıyordu. Kitap okumayı öğrenebilmiş olsaydı çok daha az masrafla çok daha bilinçli adımlar atacaktı.  
 50 adama sordum dedim ya, cumhuriyet, milliyet veya hürriyet gazetelerinin 15 Ağustos 1984’ten hatta 1976’dan bu yana gün gün haberlerini inceleyecek birkaç ayvaz olsa bugün TSK’nın 32 yıl 3 aylık dönemde kaç tane gerillayı öldürdüğünü, kaçını zındanlara attığını ve kaçını da göç ettirdiğini bilecektik hâlâ bilebiliriz. Haftada 800 küsûr gerilla öldüren bir devletin, toplam gerilla sayısının 10.000’i geçmediği varsayılan (bana göre daha fazladır) bir örgütün askerî gücünü şu âna dek 1000 kere tüketmesi gerekiyordu. 


 Peki nedir? 


 Yine bilmek, gerilla hareketinin anlamını bilmek, amacını bilmek, gerçekliğini bilmek, özgün koşullarını bilmek. 


 Evvelâ gerilla kelimesinin nereden geldiğine ve kim tarafından hangi anlamda kullnıldığına bir bakalım: 
 Castillan (Kastilyan) kökenli olan bu kelime ‘Küçük Savaş’ anlamına gelip ‘Guerra’ –    Savaş kelimesinden türetilmiştir. Aslında hatalı bir ifade olup galat-ı meşhûr olarak böylece yerleşmiştir; guerilla / gerilla terimini kullanan savaşçılar – combattants, kendilerine sistemin askerlerinden – resmî ordunun askerleri – farklı olarak guérilleros ismini vermişlerdir. Gerilleros bir metonimi (düz değiştirmece) yani, aralarında ilişki olan ibareleri birbiri yerine kullanma veya soyut bir kavrama onun etkileriyle işaret etme değildir ancak İngiliz lisanından yanlış bir tercümedir. Guérilleros kelimesi İngiliz dilinde guerillas biçiminde söylenmiştir aynı Fransız lisanında ve yanlış olarak "guérilla"denmesi gibi.

Kelime – küçük savaş boyutuyla – tarihî olarak İspanya’da Napoléon I tarafından empoze edilen doğrudan savaşa karşı geliştirilen farklı taktiklerle yürütülen savaş anlamındadır. 
Gerilla savaşı küçük ve gizli birliklerin düzenli bir orduya karşı yürüttükleri yıpratma savaşı (taktiği), zayıf kuvvetlerin cebbar ve zâlim bir düzenli orduya karşı uyguladığı direniş savaşının unsurudur. 
       Gerilla terimi İspanya ‘daki Yarımada Savaşı esnasında halk güçlerinin Napoléon’un (Fransız) ordusuna karşı mücadelelerde kullandıkları taktik olup "Küçük Savaş"ın yürütücülerinin İspanyolca karşılığıdır. Bu organizasyon ilk defa Thomas Edward Lawrence – Lawrence of Arabia tarafından yazılı bir savaş konsepti hâline getirildi. Sun Tzu'nun – Savaş San’âtı - öğretilerini bilen Mao Zedung tarafından başarıyla uygulandı. Mao'dan ilhâm alan Vo Nguyen GiapErnesto de la Serna Che Guevara ve Carlos Marighelle gerilla harbinin geliştirilmesinde katkıda bulundu. Günümüzde gerilla savaşını en iyi yürüten güç HPG’dir yani PKK’nin askerî gücü. 
 Yarımada Savaşı – Guerre PéninsulaireGuerra de la Independencia – Bağımsızlık Savaşı. Fransız Devrim ve Napoléon Savaşları 'nın İber Yarımadası’nda geçen bölümü (1808-1814). Fransızlar’la İngiliz, İspanyol ve Portekiz kuvvetleri arasındaki savaşın Napoléon'un devrilmesinde önemli rolü olmuştur. 7 temmuz 1807’de Tilsit’te (bugünkü Sovetsk) Rusya'yla imzaladığı andlaşma, Napoléon'a bütün dikkatini İngiltere ve İngiltere'nin müttefiki ya da dostu olan İsveç ve Portekiz üzerinde yoğunlaştırma olanağı verdi.Varılan andlaşmaya göre, Rusya İsveç 'ten Finlandiya'ya kadar olan toprakları işgal etmek üzere harekete geçecek, 1796'dan beri İspanya'nın müttefiki olan Napoléon ise Portekiz'den limanlarını İngiltere'ye kapatmasını ve İngiltere'ye savaş ilân etmesini isteyecekti. 
 [Napoléon isminin etimolojik kökeni ile ilgili 2 tez var; kuvvetli olan: Almanca Nibelungen, Germanik mitholojide cüceler soyudur. Anlamı ‘Sis’in oğulları’dır. Zayıf tez: Napoli şehrinden olan anlamındadır] 
 Demek ki, gerilla savaşı, küçük ve gizli birliklerin düzenli ve büyük ordu birlkiklerine karşı yürüttükleri bir mücadele biçimiymiş.  
 Gerilla savaşı, yabancı – düşman ve işgalci bir orduya karşı yürütülebileceği gibi, Küba Devrimi’nde görüldüğü üzere ülkedeki faşist-militarist ve işbirlikçi bir hükûmete karşı da olabilir. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Nazi orduları’nın işgal ettiği Bulgaristan, Yunanistan, Fransa, Yugoslavya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi ülkelerde yürütülen gerilla savaşları’na, kökeni Fransızca olan Partizan (silahlı kuvvetler) savaşı – guerre des partisans, denir. 
 Yine bu boyutuyla Kürd Ulusal Mücadelesi (PKK), Türkiye devletini Kürdistan’da işgalci ve sömürücü bir güç olarak görmektedir. 
 Gerilla mücadelesinin esas sebebi budur! 
 TC ise bunun tam tersini iddia etmektedir. TC, sultan efendimiz hazretlerinin beğenmediği Lausanne andlaşmasında TC’nin sınırlarının çizildiğinin gerisinin teferruat olduğunu, Kürd falan olmadığını, onların kart kurt seslerinden ibaret olduğunu, kendisinin dünyanın en önemli, en büyük, en tunç, en demir, en bükülmez, en vs olduğunu, herkesin kendisini kıskandığını (hangi marifetini belli değil), bu nedenle haset ettiğini, düşman olduğunu bla, bla, bla söyleyip, Kürdlüklerini öne çıkaran ve self determination haklarını dile getiren insanların iblis, Ermenî, Yunan, Marxist, Zerdeştî, Allahsız, dînsiz, sapık, Amerikan veya Israel ajanı, abdestdiz, nursuz, sünnetsiz, gâvur vs olduğunu ve hâl böyleyken bunların yaşamalarının da uygun olmadığını, YüRüyen Takım Elbise’nin de bunlardan bir ân evvel kurtulmak istediğini söylüyor ve ayrıca hiç bir şey dinlemiyor (Türk’ün bir özelliği de sağır olmasıdır, pek bilinmez). 
 1000 defa bitirildiği ilân edilen, lideri 1999’da tutsak edilen, belinin – kaç defa belli değil – kırıldığı ilân olunan PKK ile ilgili tek bir satır ciddî bir makale bile okumadan milyon kere mahkûm edilen, lider kadrosu – 9 canlı kedi yanında halt etmiş - yüzlerce defa öldürüldüğü hâlde bir o kadar da dirilen bir mücadele gücüyle olan ilişkisinin – devlet açısından – soytarılık düzeyine bir bakar mısınız? Tarihin değme jongleur’leri bizim emirlerimiz kadar başarılı olamamışlardır ve biz bununla övünüyoruz. Ne büyük bir onursuzluktur bu, ey millet... 
 Sayabilseniz, PKK’nin terör örgütü olmadığına kendiniz ve hiç bir baskı olmadan karar verebileceksiniz; lûtfen sayınız, TSK’nın 32.5 yılda açıkladığı ve devletin her gün 5 vakit, onlar Kürdler’i temsil etmiyor, onlar Kürdler’in %10’u bile değil nev’inden defekasyonların sahipleri bile inanın bu rakamların (yalan dolanın demek istiyorum) 1 milyonun çok üzerinde olduğunu, sadece son bir yılın teyyareden bilançosuna bakıldığında bu rakamın 10.000’in üzerinde olduğunu gördüklerinde, meğer PKK 10.000 kişiden ibaret değilmiş ve şu âna kadar milyonun üzerinde savaşçısını kaybettiği hâlde dimdik ayakta duruyor diyeceklerinden emînim. Eğer TSK’nın verileri doğruysa ben yanılmış olurum ama insanlar Kürdler’in ekseriyetinin PKK’li olduğunu anlamış olurlar ki, benim yanılmamın hiç önemi olmaz. Yok eğer ben doğru söylüyorsam ve TSK pireyi deve yaparak PKK’nin askerî kayıplarını 1000’le çarpıyorsa o zaman da devletin bir zamanlar en güvenilir kurumu dediği TSK’nin doğruyu söylemediği ve Kürd Ulusal Mücadelesi’nin, 1) askerî-siyasî ve diplomatik sahalarda her geçen gün biraz daha büyüyüp geliştiği ve devletleşme yolunda hayli yol aldığı ve buna hazırlandığı, 2) Yenilmez bir armadaya dönüştüğü ve Kürd halkının katılımının ve Türkiye bölümünden de destekler aldığı anlamları çıkar ki, TC’nin yapacağı tek şeyin aklın yolunu takip ederek ve iş işten geçmeden PKK’nin önderi Abdullah Öcalan’la oturup bir hâl tercemesi yapmasıdır.  
 Diki’den (insanî adalet) yola çıkıp Kürd Ulusal Mücadelesi’ne vardık. Mesut Yılmaz da AB’nin yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini söylüyordu, Kenan Evren hayatının son yıllarında TC’ni eyaletlere ayırmayı önerdi, Demirel Süleyman Kürd realitesini tanıyorum dedi, Erbakan Ne mutlu Kürd’üm diyebilirler dedi, ve RTE Kürdleri tanıdığını belirtti, sonra inkâr etseler de bunları söylemek zorunda kaldılar. Doğruyu söylemek ve yapmak için kendi yarattığın devlet içi silahlı ama ilkesiz, bilgisiz özellikle de kötü yani Adikia’nın hempalığnı korkup sinersen ey devletin ‘iyi niyetli adamları‘ onlar seni tasfiye ederler, ödünü kopartabilirler, seni maymun edebilirler aynı RTE‘ı da ettikleri gibi. Onları bilmen, bulman ve yok etmen bir günlük bilemedin birkaç günlük bir iştir. Yaptın yaptın, yapamadın korkunun ecele faidesi yok.  


HAKKI AÇIKALIN



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALLAH İSMİNİN ETİMOLOJİK VE TARİHİ SÜRECİ - ARAŞTIRMA

ALLAH İSMİ ETRAFINDA Bir Görüş Allah ve Elahh kelimelerinin yazılışları farklı (mı)dır? ELAHH (EeLaaHh) ALLAH (EaLlaaH) Bu nedenle; Elahh = Allah anlayışı doğru kabul edilemez. Sadece birinin, diğerinin kökensel atası veya arka planı olabileceği dikkate alınabilir, bu, kuvvetli bir ihtimal de olabilir zayıf bir ihtimal de. Allah kelimesinin ortasındaki vurgu Arabî’de çok önemlidir ve kat’iyyen ihmâl edilemez. Bir kelimenin içinden bir elemanın çıkarılmasının veya ona bir başka unsurun eklenmesinin herşeyi baştan aşağı değiştireceği gerçeği izahtan vareste. Mesela BaTaLun = Kahraman anlamında bir isimken (bizdeki Battal ’ın karşılığı) ; iptal etmek anlamındaki BaTTaLa bir fiildir (Batl, Bat’l). Arabî yazımda her ne kadar aynı iseler de bir unsurun eklenmesi veya çıkarılması ile anlam tamamen değişmiştir. Alaha kelimesi de Arabî’de bir fiil (yüklem) olup ilâhlaştırmak , ilâhlaştırmak suretiyle tapmak anlamlarını haizdir; İngilizce deify , Fransı...

LACERTUS FIBROSUS

LACERTUS Merhaba sayın Koryürek, Bugünkü makalenizi key(i)fle okudum, bir Boğaz insanı, hele de 20 senedir ülkesini göremeyen bir mültecî! olarak biraz da hayıflandım, o balıkhâneyi bilirim, zaman zaman da bütün diğer balıkhâneleri de gezerdim.  Yüksek müsadenizle bir dil – etimoloji düzeltmesi yapacağım ; Lakerda nın etimolojisi olarak İspanyolca La Kerrida ’yı vermişsiniz ki, katılmam mümkün değil.  Yakında Istanbul’da Küresel Yayınlar’dan çıkacak olan Türk dilindeki Yunanca Kökenli Kelimeler isimli préliminaire kitabımda da bulunabileceği üzere aşağıda bu kelimenin köklerini veriyorum. Bu kelime daha sonraları yani Latince’den Yunanca’ya lakérda λακέρδα ve "palamut veya orkinos tuzlaması" anlamıyla girmiş oradan da Türkçe’ye intikal etmiştir. Lakerda yapan herhâlde çok azalmış olmalıdır. Le Gaffiot, Dictionnaire étymologique latin - Latince etimolojik lugatında dik dörtgen şeklinde olan, uzunca, boyu eninden fazla duran bir hayvan olan kertenkeleni...

KARDOUXOI

MANZİKERT - MALAZGİRT – MANAZGIRT ÜZERİNDEN BUGÜNE DOĞRU BİR GÜZERGÂH VE DEVLETİn / MİLLETİN KÜRD ALGISINDA HİÇBİR DEĞİŞİKLİK YOK İSİMLERE BAKMADAN SIRLARA ERİŞMEK ÇOK ZOR OLUR             Malazgird (Farsî), Malaşkırd (İvrit) , Manazcerd (Asurî-Süryanî), Manazcird (Soranî) , Μαντζικέρτ – Madcikêrt veya Mecikert (Yunanca), Malazgirdi (Zazakî), Mana(va)zkert (Ermenîce), Manzikert (İngilizce, Fransızca), Manzikerteko – Euskara (Basq dili), Malazgirt (Türkçe). – girt soneki (suffix) Doğu Anadolu’da birçok yerleşim biriminde karşılaşılan bir sonektir ve Ermenîce – kert ’ten mülhem olup, - ile/tarafından inşa edilmiştir anlamındadır. Örneklere geçmeden bir iki laf: Bir çok Ermenîce coğrafî yer ismi Ottoman devleti zamanında değiştirilmeye başlandı. Şehirler, kasabalar, köyler, yerleşim birimleri, dağlar, nehirler vs. Bunların başında – kert soneki taşıyanlar gelmektedir: Manavazkert’in dışında Nora-kert, Dikrana-g...