DİKİ
Fransız ortografisinde Diké veya Dicé olrak yazılır. Roma’daki karşılığı
Justitia veya Jus’tur. Ingilizler ise Dike olarak söylerler.
Diki Yunan mithologyasında adalet, yargı eşitliği ve ilâhî yasalar ve âdetlerle çerçevelenmiş hakların ilâhesidir. Eşdeyişle bunların en üst düzeydeki temsilcisidir.
Babası Zeus anası Themis’tir (θέμις).
Kimi başka efsanelere göre ise Nomos ve Eusebia’nın kızıdır.
Themis, Toprak Ana Gaia ile Gök-Tengri Uranos’un kızıdır.
Esas adalet ve düzenin ilâhesi bu karakterdir. İlâhî adaletin tecessümü olarak
kabul edilir. Zeus'un Metis'ten sonraki ikinci karısıdır. Horaï’nin (Horae)
ve Moiraï’nin (Moirae) annesidir.
Kendisi öfkeli veya cezalandırıcı
değildir. Ona yeteri kadar saygı gösterilmediğinde veya adaletsizlik
yapıldığında, o sessiz kalır ve onun yerine Nemesis gerekli
karşılığı, yani cezayı verir. Themis, aynı zamanda kâhinedir
ve kehânetin merkezi sayılan Delphi (Delfi) mabedini Themis inşa
ettirmiştir.
İlk dönemlerde tam zıddı
olduğu Eris (Nefret, fesad, garez ilâhesi) ile
beraber ve benzer resmedilmiştir. Daha sonraki
çağlarda husûsen de modern dönemde ise gözleri bağlı elinde bir
terazi ile resmedilmiştir.
Themis aynı zamanda
tabiatta, mevsimlerin, yılların ve sanatların düzenini sağlayan
bir ilâhe üçlüsüyle canlı varlıklar arasında yaşamla ölüm dengesini
kuran bir ilâhedir. Themis, kanundur, nizamdır. Ama
gelip geçici bir kanun değil, ilâhlar dünyasında da
insanlar dünyasında da değişmez evrensel ve
ölümsüz tabiat yasasıdır. ilâhî yasadır, onun karşıtı
insanî yasa ise Nomos’tur (Nemesis).
Themis, Olympos’ta
yaşar, ilâhların ve ilâhelerin toplantılarına başkanlık eder,
Olympos'taki düzeni o korur, Themis’in fazla efsanesi,
öyküsü, her yerde her zaman hazır ve nazırdır. Bütün ilâh ve
ilâhelerden daha güçlü sayılır zira en önemli işlevi yani adaleti o
sağlamaktadır.
Themis’in etimolojisine
gelince;
Koymak, koymak, yerleştirmek,
oturtmak anlamlarına gelen τίθημι (tîthimi) fiilinden köken
alır ve yerleştirilmiş olan, tesis edilmiş olan anlamındadır. Fransızca’daki ordre-etabli veya
onun sinonimi olarak pouvoir-en-place deyiminin kökleri de Themis’e ve
onun fonksiyonuna uzanır ve dilimize ve devlet sistemimize aynıyla – müesses
nizam – olarak girmiştir. Yine tema (θέμα; thêma) kelimesi
de aynı yerden mülhemdir.
Daha
geniş anlamda, Themis, ilâhî adalet, moral, ahlâk, âdet, gelenek,
örf, hukuk, hak, kanun, ceza, kural, kaide ; anlam
genişlemesiyle, ilâhî irade, ilâhî yasa ve kehânet,
kararnâme, kanunnâme, krala verilecek olan vergi.
Themis ve/veya Diki’nin kılıç
ve teraziyle ve bir de gözü bağlı olarak temsil edilmesinin sebebi;
kılıç, adaletin verdiği cezaların caydırıcılığı, keskinliği ve gücü,
terazi adaletin dengeliliği. kadın ve bakire olması
bağımsızlığı ifade eder. Kadının
gözünün bağlılığı ise tarafsızlığı simgeler. Hukukun evrensel
ilkelerini simgesel olarak Themis heykeli anlatır.
Themis’in torunu, Diki’nin kızı Hesykhia (Isihia)
sükûnetin, zihnî dinginliğin ve huzurun ilâhesidir.
Diki’nin zıddı ve
muhalifi ise Adikia’dır ve adaletsizliğin ilâhesidir.
bütün suçlulara,
kötülere, haksızlara ve fitnebazlara, zalimlere, katillere, canîlere,
fena insanlara adalet dağıtan ve onları koruyup gözeten bu
ilâhedir.
Diki’nin aksine,
bilgeliğe, huzura, adalete, insan haklarına düşmandır.
Themis ile Diki’nin esas farkı (Ana ile kızının farkı)
birincisinin ilâhî adaleti (θείας δικαιοσύνης) ikincisinin ise insanî adaleti (ανθρώπινη δικαιοσύνη) temsil ediyor olmasıdır.
Bu uzun yazının
birinci bölümünde kavramların dilbilimsel ve mitholojik kökenlerini
özetlemeye çalıştım. Yukarıdaki son cümleden devam edecek olursam, insanoğlunun
bugün tırnaklarıyla kazıyarak geldiği nihaî ve vazgeçilmesi mümkün olmayan
hukuk noktası insan haklarıdır. Yani, her ne kadar tarihî
ve mitholojik kıymeti çok yüksekse de v eben onu da çok değerli buluyorsam
da günümüzde Themis rolünü kızı Diki’ye devretmiş ve theias dikeosînis (ilâhî
adalet) evrensel evrimini tamamlayarak yerini anthrôpini dikeosîni’ye yani
insanî adalete bırakmıştır, her ne kadar buna inanmayanlar hatırı sayılır
bir düzey ifade ediyor olsa da.
Dünyanın müreffeh ve
gelişmiş parçası burada iken, gelişmekte olan kısmından saydığımız
Türkiye Cumhuriyeti’nin, geçtim Themis veya Diki seviyelerinde
bir ADALET anlayışını işletmesini Adikia’nın yani
adaletsizliğin de zirvesine eriştiğini söylemek çok mümkündür. O nedenle,
geçtiğimiz günlerde Kürşat Bumin’in, çözün şu tanrıçanın
gözlerini artık diye feryad etmesi çok anlaşılır hatta
gecikmiş bir isyanın sesidir.
Bu adaletsizlik ülkenin bütün
sathını ihata etmiş vaziyette olup duyarsızlık ve nemelazımcılık
tavan yapmış hâldedir. Kürd ve Kürdistan açmazı, Alevî insanlara
karşı güdülen kin ve nefret siyaseti, sosyalistlerden, feministlerden,
anarşistlerden, farklı cinsî tercihi olanlardan, demokratlardan,
liberallerden hatta mutedil mütedeyyînlerden iğrenme ve tiksinme
haddine varan cinnetlerle çalkalanan, Adikia’nın bile
imreneceği ve kıskanacağı bir toprak parçasını yazıyorum.
Adikia yalnız değildi,
ona Dysnomia (Düzen bozukluğu), Ate (Koyu
kadercilik, hatalar ve günahlar ; ayaklarıyla ölümlülerin başına
bastığı hâ lde onların bundan hiç haberi olmaz) ve Hybris (ölçüsüzlük)
eşlik ederlerdi. Bütün sorunları burada detaylandıracak değilim. Ama
hep üzerinde durduğum ve hep ısrarla üzeri örtülüp konuşulmayan, analizi
ve psiko-anilizi hiç yapılmayan, gangrenleşerek her daim
bizi yiyip bitirip öldüren büyük ıztırabların bana göre en
yakıcısı Kürd mevzuuna bir kez daha dokunmak zorundayım.
Arada şunu da
belirtmeliyim, hep anlattım ; 400 sene boyunca Yunan topraklarında işgalci ve
sömürgeci olarak kalıp Akropolis’e cami inşa etmek ve sonra da ‘alçak
Yunan’ isyan etti ve 1821’de bizden işgal ettiğimiz toprakları geri
aldı demek ne kadar mantıklı veya ne kadar akıllıdır ?
Sonra bin yıllardır burada bulunan
otokton halkları (Elen, Ermenî, Asurî-Süryanî vs) kimi zaman
soylarını kırmaya teşebbüs ederek, kimi zaman göçerterek (göç ettirerek)
kimi zaman da dînini ve dilini değiştirmeye zorlayarak
(Islamisation, Turkisation) canlarından bezdirip nihayet malına mülküne
çökmek suretiyle insanları kahretmek, canlarından bezdirmek, işkence
etmek, yok etmek ve bütün bunlardan sonra hiç bir şey yapmamış gibi
gidip baş köşeye kurulup oradan Lausanne,
adalar vs hakkında ahkâm kesmek ne denli bilimseldir, ne denli
günümüz ve geleceğin paradigmalarına ve realitelerine uygundur ve ne denli
soğukkanlı tarz-ı siyasetlerdir?
Arab topraklarını 1517’den
1920’lere kadar işgal edip sonra Arablar bizi arkamızdan vurdu,
bunlar haindir demek ne kadar şuur kırıntısı taşımaktadır? O zaman
sen neden British, Fransız, Italyan ve Yunan işgallerine
karşı direndin, bırakaydın onlar il’el ebed bu topraklarda
işgalci olarak kalalardı ve sen de sömürge valisi tarafından yönetileydin,
niye isyân ettin, niye bağırdın? Sen nasıl yırtındıysan o da yırtındı ve
seni dışarı attı, olacak olan buydu, er ya da geç…
Bütün bunlara birer kulp taktın,
iyi de kendilerini Türk olarak isimlendiren bir ton sosyalisti, komünisti,
devrimci demokratı, anarşisti, feministi de her türlü işkenceden geçirdin ve
hâlâ onlara zulmediyorsun, nefret ve tiksinti duygularını taşıyorsun,
bunlar senin insanların, sözde bu ülkenin birinci sınıf insanları bunlar,
inim inim inletiyorsun, 100 kişi biraraya gelip bir anma veya bir
protesto yapacaklar 1000 polisle bilmem kaç istihbaratçıyla, muhbirle
üzerlerine gidip acımasızca saldırıyorsun. Istihbaratçısına bu kadar
lüzumsuz işlerde kullanan başka gelişmiş ülke
yoktur. Katliamı protesto edenlere neredeyse katliam yapıyorsun ve tependeki tekfur yıkıp döküyor,
umurunda değil.
Tek hayalî Ottoman‘ı ihya etme adı altında her tarafı sömür ve sınırsız bir tirani kur. Tarihten hiç bir ders
çıkarma.
Okuyanlar, bunların hepsini biliyoruz, tekrara gerek yok diye düşünebilirler. Evet olabilir ancak bilmediğiniz çok şey de var ve bu çok şeyi bildiğiniz zehabına kapılıyorsunuz.
O nedenle ve özellikle de
Türk yazın ve medya dünyasında ve dahi devlette ya da siyaset kurumunda Kürd Ulusal Mücadelesi (Hareketi) ile ilgili hiç ama hiç bir şey bilmiyorsunuz, çünkü:
1.
Hiç bir şey okumuyorsunuz, husûsen de kaynağından okumuyorsunuz,
2.
Okumadan, çalışmadan, hatta en ideali odur – mesela Fehîm Taştekin’in yaptığı gibi – bizzât
3.
içine girerek ve aşk ile yoğunlaşmadan, kafadan, aşırı tarafgir ve mitholojik ve mistik confabulation’lar biçiminde yazıyorsunuz (okuyanlar ise belki de
100 yıldır
4.
bir mağarada yaşayanlar misali, yazıp çizip konuştuklarınızı doğru ve sizi de dürüst falan sanıyor ve fena hâlde yanılıyorlar).
5.
3.
Yazıp çizdiklerinizde ve konuştuklarınızda bir objektivite, bir rationalité, bir insicam ve bir tutarlılık yok. Genelkurmay açıklama yapıyor, bu hafta 800 küsûr terorist öldürüldü, sonra herkes basın, medya, stratejistler vs
4.
atlayıp yazıyor ve daha da ötesi bu propagandayı,
34 yıldır yapıyorlar.
5.
4.
50 tane yazara, gazeteciye, akıllı olduklarını sandığım adama yazdım ve dedim ki, bir statistik çıkarın,
1984 15 Ağustosu‘nda açık silahlı mücadeleyi başlatan PKK
(ARGK) için Turgut Özal 3-5 çapulcu, haklarından geliriz nev’inden tralala à
la Turque (Türk usûlü gösteriş) diyebileceğimiz cümleler kuruyordu. Onun bu cümlelerinin üzerinden 32 yıldan fazla zaman, ölümünün üzerinden ise 23 sene geçti.
Oysa, Özal ve devletin diğer katları, herkese karşı yaptıkları gibi, olayları ve eylemlere başvuranları zerre-i mıskal kadar ciddîye alıp anlamaya çalışsaydı çok az bir kayıpla süreç atlatılabilir ve çok güçlü bir barış kurulabilirdi. Turgut bey ciddîye almak fiilini ve dahi eylemini, aynı kendinden öncekiler gibi, bilmiyordu, bu deyimin Türkçe olmadığını ve dilimize Fransızca’dan tercüme edilerek – prendre au sérieux –
(ve prendre à la légère; hafîfe almak) Türkçe’ye kazandırılan bu deyime alışamamıştı, neyin ciddî neyin ‘hafîf‘ olduğunu bilemiyordu ve kültürümüz hâline gelen ve yine Fransızca olan prendre à
la légère yani hafîfe almak deyimini çok seviyordu(k). Sanki Türkiye’nin bir Emniyet Teşkilatı, bir Istihbarat Teşkilatı ve bir TSK yokmuş gibi gitti Emniyet Özel Harekat‘ı, Geçici (Kalıcı) Köy Koruculuğu‘nu ve nihayet JITEM‘i kurdu. Bunların hepsi 1983-87 tarihleri arasında gerçekleşti. şimdi kafasız adam diyeceğim, merhumdur,
her neyse ya hû 3-5 çapulcu için 1 milyon kişilik ordun yetmiyor muydu da başka kurumlara tonla para akıttın?
1984’te PKK vardı ve Turgut beyi
kucağına oturtup ideolojik-siyasî ders ve perspektif verecek kadar vardı.
1972’de nüvesini Abdullah Öcalan önderliğinde oluşturmaya başlayan PKK, 1978’de
Lice’ye bağlı Fis köyünde resmen kuruluyordu.
Turgut beyin resmen siyaset
yapmaya başlamasından 5-6 yıl ve 12 Eylül faşist askerî darbesinden iki yıl
evvel PKK kuruluş bildirgesinden bir bölümü aşağıya alıyorum:
Türk devlet kapitalizminin
damgasını taşıyan Kürdistan’daki (bu) kapitalistleşme, sosyal, kültürel,
siyasal alanda önemli değişikliklere yol açtı. Kürdistan toplumunda yeni sınıf
ve tabakalar bu ekonomik temel üzerinde meydana geldi. Daha çok feodal sınıfın
dönüşmesi ile kentlerde komprador ve küçük burjuva sınıflar gelişti. Toprakta
zengin ve orta büyüklükte toprak kapitalistleri ortaya çıktı. Öte yandan,
kırlarda geniş bir yarı proleter sınıfla kentlerde yoğunlaşan proleter bir
sınıf doğdu. Geniş bir gençlik aydın kesimi de bu dönemin ürünüdür. Türk
kapitalizminin hakimiyeti altında ve aşiretçi feodal özelliklerin ağır bastığı
bir ortamda ortaya çıkan bu modern sosyal yapı, üzerinde inşa edilecek yeni
ideolojik ve politik yapılara temel teşkil etmesi açısından büyük önem
taşır.
Özellikle proletarya ve aydın
gençliğin modern iki güç olarak doğuşu, Kürdistan tarihini temelden
değiştirecek tarihî önemde bir olaydır. Şimdiye kadar ki sınıflar daha çok
yabancı güçlerle çıkar ilişkilerine girdikleri hâlde proletaryanın bu güçlerle
ilişkiye girmekte hiçbir çıkarı yoktur. Tersine, ülke kaynaklarını tekeline
geçirmekle, üretim araçlarını kendisi ve işbirlikçilerinin sermayesi hâline
getirmekle, sanayileşmeyi daha çok hakim ulus topraklarında
geliştirmekle Türk sömürgeciliği, Kürdistan proletaryasının gelişmesi
önünde en büyük engeldir. Ulus sorunu halledilmemiş proletarya, üstyapıda
sürekli ayakta tutulan aşiretçilik ve mezhepçilik gibi ortaçağ kalıntılarının
da etkisiyle, kendisi için bir sınıf olamamakta; emek gücünü sürekli baskı
altında satmakta, en ufak bir eğitim ve sağlık koşullarından yoksun
bulunmaktadır. Hakim ulus (Türk) burjuvazisi en zor ve en tortu
işlerini kendisine göndermekte, dağınık ve sürekli göç içinde
tutarak örgütlenmesini zorlaştırmaktadır. Bütün bu etkenler, proletaryanın
neden ulusal baskının, aşiretçilik, mezhepçilik gibi ortaçağ kalıntılarıyla her
türlü yoz burjuva değerlerinin en amansız düşmanı olduğunu iyice açıklamaktadır. Ulusal
ve toplumsal kurtuluş proletaryanın sınıf kişiliğinde en büyük güvencesine
kavuşur.
Modern aydın gençlik tabakası da,
sömürgecilik ve sömürgeciliğin zorla ayakta tuttuğu feodalizmle yüklü toplumsal
yapı yüzünden gelişme olanaklarının çok sınırlı olduğunu en yakından görebilen
bir kesimdir. Çağdaş toplumların hızlı gelişmesi karşısında
hâlâ ortaçağ karanlığında geçen toplumsal bir yaşantıya isyân
etmekte ve değişiklik için bir devrimin zorunlu olduğunu herkesten önce
kavramaktadır. Ulusal ve toplumsal koşullar üzerinde sürekli düşünceler
üretmekte, çağa ulaşmak için gereken yol, yöntem sorunlarını tartışmaktadır.
Dünya halklarını başarıya ulaştıran ideolojik ve politik akımları incelemekte,
bunlardan en kurtuluşçusunu kendi toplumsal yapısına uygulamak için mücadele
etmek gerektiğini her gün daha iyi anlamaktadır.
Evet, nereden ve
nereye koştuğu belli olmayan Turgut beyin
‘beğenmeyip hafîfe aldığı, çapulcu diye aşağıladığı Kürd Ulusal Hareketi
1978’de bu yukarıda küçük bir parçasını aldığım bildiriyi kaleme
alıyordu. Turgut beyin anlamasının mümkün olmadığı bir
jargonu çocuğu yaşındaki gençler çatır
çatır kullanıyorlardı işte.
Geçerken (en passant) şunu
diyecektim, Turgut beyin ihdas ettiği her savaş örgütünün
sonrasında PKK daha da büyüdü ve sonunda ölümünden kısa bir süre evvel, gerekirse
federasyonu da tartışırım deme noktasına getirdi. Amma
velakin, Sait Paşa’yı analım, diyor ya:
"Kesb ile
tâ o kadar cehl olmaz,
Cehlin ol mertebesi sehl olmaz"
mealen; "Bu
kadar cehalet, çalışarak elde edilemez/Cehaletin bu kadarı kolay olmaz".
veya bir
benzeri:
"Cehlin ol
rütbesi sehl olmaz
Tahsilsiz bu rütbe cehl olmaz"
Yani, "Bu
kadar cahil olmak için, cehalet öğrenimi yapmak lazım".
Türkiye’nin – paradoksal olsa gerek
– yüksek katlarındaki cehl ancak cehalet tahsili ile elde edilebilecek
cinstendir ve bu konuda Tansu Çiller açık ara öndedir,
profesördür.
Velakin dedik ya; Turgut bey
de cehalet tahsili yapmış bir devlet ulusu olarak, değil federasyon
lafzını ağzına almak, Kürd bile demenin hayatını riske
atacağını tahmin etmiyordu, ben devletin başıyım diyordu. Ve
başını kestiler, erken ve çok erken üstelik te çok cahil biri olarak
öttüğü için kafasını kopardılar ve arkasından abide inşa ettiler,
münasiptir, devlet geleneğimize uygundur.
Turgut bey hem Kürd’üm
diyordu hem de JITEM kuruyordu. 3-5 haramî için bir ordu kurmak ve 2 ordu daha
kurmak yüksek cehalet gerektiriyor ve o yüksek cahillerimizdendi ve o nedenle
yüksek oylar aldı.
PKK’nin kuruluş bildirgesinden,
Kürdler’in tarihinden, ideolojik-siyasî eğitimden, halk gerçekliğinden,
özgüçten haberi yoktu. Atıp tutuyordu. 3-5 bandit için ordular oluşturuyordu,
halkın ve maasumların paralarını bu ordulara ve onların kullandıkları silahlara
harcıyordu. Kitap okumayı öğrenebilmiş olsaydı çok daha az
masrafla çok daha bilinçli adımlar atacaktı.
50 adama sordum dedim ya,
cumhuriyet, milliyet veya hürriyet gazetelerinin 15 Ağustos 1984’ten hatta
1976’dan bu yana gün gün haberlerini inceleyecek birkaç ayvaz olsa bugün
TSK’nın 32 yıl 3 aylık dönemde kaç tane gerillayı öldürdüğünü,
kaçını zındanlara attığını ve kaçını da göç ettirdiğini
bilecektik hâlâ bilebiliriz. Haftada 800 küsûr gerilla öldüren bir devletin,
toplam gerilla sayısının 10.000’i geçmediği varsayılan (bana göre daha
fazladır) bir örgütün askerî gücünü şu âna dek 1000 kere tüketmesi
gerekiyordu.
Peki nedir?
Yine bilmek, gerilla hareketinin
anlamını bilmek, amacını bilmek, gerçekliğini bilmek, özgün
koşullarını bilmek.
Evvelâ gerilla kelimesinin nereden
geldiğine ve kim tarafından hangi anlamda kullnıldığına bir bakalım:
Castillan (Kastilyan) kökenli olan bu kelime ‘Küçük Savaş’ anlamına
gelip ‘Guerra’ – Savaş kelimesinden
türetilmiştir. Aslında hatalı bir ifade olup galat-ı meşhûr olarak böylece
yerleşmiştir; guerilla / gerilla terimini
kullanan savaşçılar – combattants, kendilerine sistemin
askerlerinden – resmî ordunun askerleri – farklı olarak guérilleros ismini
vermişlerdir. Gerilleros bir metonimi (düz değiştirmece) yani, aralarında ilişki olan ibareleri
birbiri yerine kullanma veya soyut bir kavrama onun etkileriyle işaret etme
değildir ancak İngiliz lisanından yanlış bir tercümedir. Guérilleros kelimesi İngiliz
dilinde guerillas biçiminde söylenmiştir aynı Fransız lisanında ve
yanlış olarak "guérilla"denmesi
gibi.
Kelime – küçük
savaş boyutuyla – tarihî olarak İspanya’da Napoléon I tarafından empoze
edilen doğrudan savaşa karşı geliştirilen farklı
taktiklerle yürütülen savaş anlamındadır.
Gerilla
savaşı küçük ve gizli
birliklerin düzenli bir orduya karşı yürüttükleri yıpratma
savaşı (taktiği), zayıf kuvvetlerin cebbar ve zâlim
bir düzenli orduya karşı uyguladığı direniş savaşının unsurudur.
Gerilla terimi İspanya ‘daki Yarımada
Savaşı esnasında halk güçlerinin Napoléon’un (Fransız) ordusuna karşı
mücadelelerde kullandıkları taktik olup "Küçük Savaş"ın yürütücülerinin İspanyolca karşılığıdır.
Bu organizasyon ilk defa Thomas Edward Lawrence – Lawrence
of Arabia tarafından yazılı bir savaş konsepti hâline
getirildi. Sun Tzu'nun – Savaş San’âtı -
öğretilerini bilen Mao Zedung tarafından başarıyla
uygulandı. Mao'dan ilhâm alan Vo Nguyen Giap, Ernesto
de la Serna Che Guevara ve Carlos Marighelle gerilla
harbinin geliştirilmesinde katkıda bulundu. Günümüzde gerilla savaşını en
iyi yürüten güç HPG’dir yani PKK’nin askerî gücü.
Yarımada Savaşı – Guerre
Péninsulaire; Guerra de la Independencia –
Bağımsızlık Savaşı. Fransız Devrim ve Napoléon Savaşları 'nın İber
Yarımadası’nda geçen bölümü (1808-1814). Fransızlar’la İngiliz, İspanyol
ve Portekiz kuvvetleri arasındaki savaşın Napoléon'un devrilmesinde
önemli rolü olmuştur. 7 temmuz 1807’de Tilsit’te (bugünkü Sovetsk)
Rusya'yla imzaladığı andlaşma, Napoléon'a bütün
dikkatini İngiltere ve İngiltere'nin müttefiki ya da dostu
olan İsveç ve Portekiz üzerinde yoğunlaştırma olanağı
verdi.Varılan andlaşmaya
göre, Rusya İsveç 'ten Finlandiya'ya kadar olan toprakları
işgal etmek üzere harekete geçecek, 1796'dan beri İspanya'nın
müttefiki olan Napoléon ise Portekiz'den limanlarını
İngiltere'ye kapatmasını ve İngiltere'ye savaş ilân etmesini isteyecekti.
[Napoléon isminin etimolojik kökeni ile ilgili 2 tez var; kuvvetli olan: Almanca Nibelungen, Germanik
mitholojide cüceler soyudur. Anlamı ‘Sis’in oğulları’dır. Zayıf
tez: Napoli şehrinden olan anlamındadır]
Demek ki, gerilla savaşı, küçük ve
gizli birliklerin düzenli ve büyük ordu birlkiklerine karşı yürüttükleri
bir mücadele biçimiymiş.
Gerilla savaşı, yabancı – düşman ve işgalci bir orduya karşı yürütülebileceği gibi, Küba Devrimi’nde
görüldüğü üzere ülkedeki faşist-militarist ve işbirlikçi bir hükûmete karşı da
olabilir. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Nazi orduları’nın
işgal
ettiği Bulgaristan, Yunanistan, Fransa, Yugoslavya, Sovyet
Sosyalist Cumhuriyetler Birliği gibi ülkelerde yürütülen gerilla
savaşları’na, kökeni Fransızca olan Partizan (silahlı kuvvetler) savaşı – guerre
des partisans, denir.
Yine bu boyutuyla Kürd Ulusal
Mücadelesi (PKK), Türkiye devletini Kürdistan’da işgalci ve sömürücü bir
güç olarak görmektedir.
Gerilla mücadelesinin esas
sebebi budur!
TC ise bunun tam tersini iddia
etmektedir. TC, sultan efendimiz hazretlerinin beğenmediği Lausanne
andlaşmasında TC’nin sınırlarının çizildiğinin gerisinin teferruat olduğunu,
Kürd falan olmadığını, onların kart kurt seslerinden ibaret
olduğunu, kendisinin dünyanın en önemli, en büyük, en tunç, en demir, en
bükülmez, en vs olduğunu, herkesin kendisini kıskandığını (hangi
marifetini belli değil), bu nedenle haset ettiğini, düşman olduğunu bla, bla,
bla söyleyip, Kürdlüklerini öne çıkaran ve self determination
haklarını dile getiren insanların iblis, Ermenî, Yunan, Marxist, Zerdeştî,
Allahsız, dînsiz, sapık, Amerikan veya Israel ajanı, abdestdiz, nursuz,
sünnetsiz, gâvur vs olduğunu ve hâl böyleyken bunların yaşamalarının da
uygun olmadığını, YüRüyen Takım Elbise’nin de bunlardan
bir ân evvel kurtulmak istediğini söylüyor ve ayrıca hiç bir şey
dinlemiyor (Türk’ün bir özelliği de sağır olmasıdır, pek bilinmez).
1000 defa bitirildiği ilân edilen,
lideri 1999’da tutsak edilen, belinin – kaç defa belli değil –
kırıldığı ilân olunan PKK ile ilgili tek bir satır ciddî bir makale bile
okumadan milyon kere mahkûm edilen, lider kadrosu – 9 canlı kedi yanında
halt etmiş - yüzlerce defa öldürüldüğü hâlde bir o kadar da dirilen bir
mücadele gücüyle olan ilişkisinin – devlet açısından – soytarılık düzeyine bir
bakar mısınız? Tarihin değme jongleur’leri bizim emirlerimiz kadar
başarılı olamamışlardır ve biz bununla övünüyoruz. Ne büyük bir
onursuzluktur bu, ey millet...
Sayabilseniz, PKK’nin terör örgütü
olmadığına kendiniz ve hiç bir baskı olmadan karar verebileceksiniz;
lûtfen sayınız, TSK’nın 32.5 yılda açıkladığı ve devletin her gün 5
vakit, onlar Kürdler’i temsil etmiyor, onlar Kürdler’in %10’u bile değil
nev’inden defekasyonların sahipleri bile inanın bu rakamların (yalan dolanın
demek istiyorum) 1 milyonun çok üzerinde olduğunu, sadece son bir yılın
teyyareden bilançosuna bakıldığında bu rakamın 10.000’in üzerinde
olduğunu gördüklerinde, meğer PKK 10.000 kişiden ibaret
değilmiş ve şu âna kadar milyonun üzerinde
savaşçısını kaybettiği hâlde dimdik ayakta duruyor diyeceklerinden
emînim. Eğer TSK’nın verileri doğruysa ben yanılmış olurum ama insanlar
Kürdler’in ekseriyetinin PKK’li olduğunu anlamış olurlar ki, benim yanılmamın hiç önemi olmaz. Yok eğer ben doğru söylüyorsam
ve TSK pireyi deve yaparak PKK’nin askerî kayıplarını 1000’le çarpıyorsa o
zaman da devletin bir zamanlar en güvenilir kurumu dediği TSK’nin doğruyu
söylemediği ve Kürd Ulusal Mücadelesi’nin, 1) askerî-siyasî ve diplomatik
sahalarda her geçen gün biraz daha büyüyüp geliştiği ve devletleşme yolunda
hayli yol aldığı ve buna hazırlandığı, 2) Yenilmez bir armadaya dönüştüğü
ve Kürd halkının katılımının ve Türkiye bölümünden de destekler
aldığı anlamları çıkar ki, TC’nin yapacağı tek şeyin
aklın yolunu takip ederek ve iş işten geçmeden PKK’nin önderi Abdullah
Öcalan’la oturup bir hâl tercemesi yapmasıdır.
Diki’den (insanî adalet) yola çıkıp Kürd Ulusal Mücadelesi’ne
vardık. Mesut Yılmaz da AB’nin yolunun Diyarbakır’dan
geçtiğini söylüyordu, Kenan Evren hayatının son yıllarında
TC’ni eyaletlere ayırmayı önerdi, Demirel Süleyman Kürd
realitesini tanıyorum dedi, Erbakan Ne mutlu Kürd’üm diyebilirler
dedi, ve RTE Kürdleri tanıdığını belirtti, sonra inkâr
etseler de bunları söylemek zorunda kaldılar. Doğruyu söylemek ve yapmak
için kendi yarattığın devlet içi silahlı ama ilkesiz, bilgisiz özellikle
de kötü yani Adikia’nın hempalığnı korkup sinersen ey devletin
‘iyi niyetli adamları‘ onlar seni tasfiye ederler, ödünü kopartabilirler, seni
maymun edebilirler aynı RTE‘ı da ettikleri gibi. Onları bilmen,
bulman ve yok etmen bir günlük bilemedin birkaç günlük bir iştir. Yaptın
yaptın, yapamadın korkunun ecele faidesi yok.
HAKKI AÇIKALIN

Yorumlar
Yorum Gönder