EMPERYALİZM
KELİMESİ ve DEVAMI
Kelimemiz 1165 senesi itibarıyla Latince’de imperialis olarak görünür hâle gelir ;
bu kelime ayni anlamda olmak üzere imperium kelimesinden mülhemdir. Başlangıçta Kutsal Roma-Germen Imparatorluunda (Saint-Empire
romain germanique)
görev yapan ve imparatorun emrinde bulunan askerleri tanımlamak için kullanılıyordu16.
Asırda ise aynı anlamıyla Charles de Habsbourg yani Charles
Quint
ordusunun askerleri için kullanılıyordu.
Bu kelimenin bir sıfat
– imperial,
olarak kullanılması da 16. Asra denk gelmektedir.
Bu kelimenin gerisinde impero kelimesi ve –ium
soneki vardır (Fransız lisanında emprise biçiminde ifade edilir ve içeriye taşımak, içeri götürmek anlamları vardır). Latin dilinin etimolojik lûgatında (Le Dictionnaire
étymologique latin)
Romalı filozof ve şair Titus Lucretius Carus’un bu kelimenin karşılığı olarak induperator veya endoperator kelimelerini kullandığı belirtilmektedir. Bir Samnite (Eski bir italik
kabile) parasının üzerinde, kelimenin bir variantı görülmektedir : EMBRATVR
(Embratur). Imperium ve impero birbirlerini karşılıklı olarak etkilemişlerdir ; öyleki
hangisinin tam olarak daha eski ve dğerine atalık yaptığını bulmak çok zordur.
Impĕrĭum
1. Emir, talimat ; order /
ordre. Buyruk (injoction). Otorite. Kudret, iktidar (puissance). Başatlık, egemenlik
(domination). Hükümrânlık
(souveraineté).
Egemenlik (hégémonie).
Üstünlük, yücelik (suprématie). Saygınlık,
şöhret, üstünlük, seçkinlik (prééminence).
o
Imperia.
otoriteler, meclis mensupları, generaller.
o
summa imperii.
Yüce kudret, yüce iktidar.
o
imperium consulare.
İktidar konseyi.
2. Monarşik iktidar (Pouvoir
monarchique),
kraliyet (royauté), imparatorluk (empire), devlet (État).
o
imperii fines.
Imparatorluğun sınırları (les bornes de
l'empire).
3. (Tıp biliminde) Hekim reçetesi.
Modern siyasî literatürde
ilk belirişi John Atkinson Hobson eliyle ve
1902 yılında kaleme alınan Imperialism isimli
kitapla oldu. Yazar bu kitapta emperyalizmin motör kuvvetlerini ve onu ortaya çıkaran
ekonomik faktörleri tahlil etmektedir.
Marxist otörler özellikle
de
Rudolf Hilferding, Rosa Luxemburg ve Vladimir Ulyanovich (Ilich)
Lenin (Emperyalizm; kapitalizmin nihaî aşaması, 1916)
eserlerinde Hobson’ın bu emperyalizm kavramını ele alıp açımlarlar.
Böylece husûsen de Marxist literatürde bu kavram popüler hâle gelir.
Marxist theori açısından, emperyalizm, kapitalizmin gelişme aşamalarından biridir ve
temelde politik değil ve fakat ekonomik bir mantığa cevap oluşturur. Emperyalizm kâr miktarının düşüş
eğilimine karşı durmanın aracıdır.
Bunu, tüm dünyada sömürüyü geliştirmek ve yaymak suretiyle gerçekleştirir. Lenin 1. Emperyalist Paylaşım
Savaşı’nı
böyle okur ; sömürgeler (koloniler) üzerinde kapitalistler arası mücadelenin ürünü. O nedenle basitleştirme temelinde bu savaşa 1. Dünya Savaşı
adının verilmesi muhaldir ve muğlaktır. Bu değirmenin suyu Büyük Sermaye (Grand
Capital) ve Finans (Bankalar) tarafından taşınır. Aynı
şimdi olduğu gibi.
Bu tez bayağı bir eleştiri
almıştır. Bir çok yazar, emperyalizmin sonunun her şeyden evvel ekonomik olacağı
fikrine itiraz etmişlerdir. En çok kritik edenlerden biri olan Joseph
Schumpeter,
emperyalizmin sosyolojik tabiatlı bir fenomen olduğunu ileri sürer. Schumpeter ayrıca aristokrasinin ehemmiyetine vurgu yapar.
Bu aristokrasinin – Almanya için – siyasî kaynaklar, toprak sömürüsü ve silah üretim işleri üzerinden sosyal bir pozisyon kazandığını iddia eder. Özellikle de
bu savaşçı(l) habitus (alışkanlık) modern devlet aygıtıyla bir sinerji oluşturur ve emperyalizmin ilk impulsion’unun (itici güç)
bu olduğunu savunur, Schumpeter.
1934 senesinde Wilhelm Röpke, emperyalizm ve kapitalizm isimli eserinde, kapitalizmin verimliliğinin egemenlik altına
alınan kilometrekarelerce toprağın değeriyle ölçülemeyeceğini söyler. Yazar ayrıca, serbest değişimi (Libre-échange)
savunarak liberal kapitalizmin, emperyalizmin önünde bir baraj oluşturduğunu iddia
eder. Yazar, kapitalizme muhalefet etmenin devletleri daha da güçlendireceğin
ive neticede daha güçlü ve azgın emperyalizmlerin ortaya çıkacağını belirtir.
Bu liberal geleneğe göre, ticaret barışı sosyal barışın
da ön açıcısıdır. Bu sistemde, emperyalizmin baş aktörleri olan devletler de
sınırlandırılmış olmaktadırlar.
Hannah Arendt,
Totalitarizmin kökenleri isimli kitabında emperyalizmi yayılma(cılık) kavramına bağlamaktadır. Arendt’e göre, emperyalizm ulus-devletin
kapitalist ekonominin gelişim noktasında çok daraldığı bir evrede ortaya çıkmıştır.
Yazar, emperyalizmi totalitarizmin oluşumuyla da ilintilemektedir. Buna göre emperyalizm, Irkçılık boyutuyla Nazizm’de hayat bulmuştur.
Ünlü jeo-politolog
François Thual’e nazaran, emperyalizm kavramı her şeyden evvel geniş bir toprak parçasındaki siyasî denetim dinamiğine işaret etmektedir.
Hızla TC gerçekliğine bir giriş yapacak olursak ;
Ottoman devletinin 1. Emperyalist Paylaşım
Savaşı sonrasında
tarih sahnesinden çekilmesinden sonra kurulan TC, muhtelif emperyalist devletlerin
yarı-sömürgesi hâline geldi. 1923’te cumhuriyet resmen ilân edildiğinde
TC hâlâ (fiilen) emperyalist güçlerin etkisi ve de denetimi altındaydı. Kurucu irade,
üzerindeki emperyalist etkiyi sınırlamak, ülkenin sekülarizasyonunu ve kısmen
de olsa modernizasyonunu ve kapitalist endüstrileşmeyi sağlamak için millî
burjuvaziyi oluşturma temelinde adımlar atmaya başladı.
Bu politikaları güdük kalan TC
1952 senesinde NATO’ya katıldı ve bu katılımla ABD emperyalizmine bağımlı bir yeni sömürge devlet derekesine geriledi. 60,
71 ve 80 darbeleri NATO ve ABD desteğiyle gerçekleştirildi. Bütün bunlar emperyalizmin ve yerel büyük burjuvazinin değirmenine ağzına kadar su
taşıdı. Husûsen 71 ve 80 askerî müdahaleleri ezilen ve emekçi sınıflar üzerinde ulus-devletin ve hâliyle emperyalizmin baskısını daha da arttırdı.
80’lerle beraber Türkiyeli tekeller kapitalist endüstriyel devlete doğru dönüşmenin adımlarını pekiştirdiler. Bunun anlamı Türkiye’nin yabancı sermaye kullanımını
maximuma çıkarmasıdır. Büyük ve Sermaye ve TSK
80 darbesiyle beraber devlet-tekelli kapitalist yapıları müdhiş güçlendirdiler. 80 darbesinden sonra devlet
işletmeleri IMF’un talimatıyla ve Turgut Özal eliyle özelleştirildiler. Endüstriyel, banker ve ticarî sermaye semirirken, ziraî oligarşi sermaye kaybetmeye başladı. Yerel tekelci burjuvazi canavarı
da kazananlar kervanında yerini aldı. Uluslararası büyük endüstri devleri FIAT,
Renault, Toyota, Ford, Bosch, Daimler vs Türkiye’ye hücum etti ve parselledi. 1980’de
tarımda çalışan nüfus %50 iken 2014 senesi itibarıyla bu oran %20’ler seviyesine
geriledi. Modern uluslararası endüstriyel proletarya yaygınlaştı.
Dünyayı saran 2001 ekonomik krizi Türkiye tekellerini sıkıştırdı ve yayılma ihtiyaçlarını arttırdı. Işte tam da burada kitlelere iri bir doz afyon gerekiyordu ki,
ağrılarını, ıztırablarını unutsun.
Bu afyon emperyalist kapitalizm tarafından AKP olarak belirlendi. Kriz papazı olarak RTE
bu partiyi kurdu ve tekelci sermaye yeniden nefes almaya başladı.
Yanına da FG sermayesini yâren olarak verdiler. Ikisi yürümeye başladı. Meşhur şarkılarla birlikte çarpık küçük burjuvazi, kaypak köylülük ve vilainism, doymak bilmez büyük burjuvazi ve paradan para kaldıran rant ekonomisi hepsi birlikte camilerin etrafında RTE ritüelleriyle satüre oldular. Paradigma toparlandı.
RTE bu gazla
Yeni Ottoman İmparatorluğu ve Büyük Türkiye sloganlarını kaldırmlarda gezdirmeye
başladı. Yeni dalga özelleştirmeler bütün devlet işletmelerini kuşattı. Bugün her şey özeldir.
Emperyalist midir, değil midir sorusuna ancak kriterlerle cevap verilebilir :
Emperyalist ülkelerde burjuvazi çok güçlüdür yani sadece ekonomik olarak değil
siyaseten de çok güçlüdür. Sadece kendi ülkelerinde değil, başka ülkelerde de egemenlik kurmuşlardır.
Emperyalizmin idare ettiği ülkeler ise burjuvazinin çok çarpık geliştiği ya da hiç gelişemediği ülkelerdir. Bunlar emperyalizmin az ya da çok baskısı ve idaresi altındadırlar.
Emperyalist karakter ülkenin kafasına göre kazanılmaz. Kuvvet ilişkileri belirleyicidir.
Kendisine ne kadar alan bırakılmaktadır ? 19. Ve bir ölçüde 20. Asırda
ABD ve Avrupa emperyalistleri dünyanın geri kalanını ya direkt sömürgecilik yoluyla ya da yarı-sömürge
hâline getirerek idare ediyorlardı. Bu egemenlik modelinde sömürdüğün ülkenin sanayileşmesini ya tamamen bloke edersin ve kıpırdayamaz ve tamamen bağımlı kalır ya
da gelişimin frenlersin, hastalanır, arızalanır. Böylece o ülkenin sosyal ve ekonomik
gelişimi durma noktasına kadar gelebilir. Mesela Japonya bu çarkı
kırabilen nadir ülkelerdendir. Böylece emperyalist ülkeler concert’inde yerini
alabilmiştir. Bunu meşhur Meiji Devrimi’yle gerçekleştirmiştir.
ABD – Batı Avrupa ve Japonya 20. Asrın klasik emperyalistleridir.
Bu üçlü dünya ticaretinin %80’ini, dünya üretiminin %70’ini, finans operasyonlarının
%90’ını ve yeni bilimsel gelişmelerin %80’ini elinde tutuyor(du).
Bu triade’a 2000’li yıllarda Çin ve Rusya da dahil edildi.
İşte dünyanın kabul gören emperyalistleri bunlar.
Bu nedenle TC’ni bu kategoride sayamıyoruz.
Peki emperyalist olamamış bir TC, her istediğini (şımarıklık diyebiliriz) dayatabilir mi ? Kendisinin sonsuz irade bildirebilmesi için bağımsız olması lazım. Yani NATO,
Shanngay Beşlisi, AB, GATT vs
gibi uluslararası emperyalist üst kurumlardan azade olması gerekir. Yapabilir mi ?
İmkânsız zira emperyalist salonda oturabilmek için çok güçlü ve olgun bir burjuvazinin olması gerekiyor ki, yok. Demokrasi, hukuk ve ekonomide kendini ıspat etmiş olman gerekiyor ki,
bu da namevcut.
O zaman ne yapacaksın ? Kapıda bağıracaksın ve arada bir de tehdit edeceksin ya da
her zaman yaptığın gibi alla turca siyasetlere geri döneceksin. Zulüm ve kan üzerinden para kazanacaksın. Irkçı ve dinci gaz
degajmanlarıyla ayakta durmaya çalışacaksın. İyi de bunlar hep kemotherapi ve seni
çok yoracak, pestilini çıkaracak ve olduğun yere çökeceksin. Olay bu.

Yorumlar
Yorum Gönder