Ana içeriğe atla

KİMLİK - TANINMA - KENDİNİN ÖNEMİ


HİKÂYELER / MASALLAR / FABLLER BASİT İŞLER MİDİR?

Keşif kavramı günümüzde sıklıkla kullanılan bir mefhum haline geldi. Özellikle de gündelik hayatta herkes ‘keşfeder’ duruma geldi. Evvelden daha ziyade bilim insanları keşfetme işiyle alakalıydılar. Bir de tanınma, bilinme, keşfedilme anlamındaki ‘keşif’ var ki, o daha da ıztırab verici ; yaptığım iş yeterince tanınmıyor (burada tanınmaktan kasıt, küçümseniyor, umursanmıyor, hakkı teslim edilmiyor, ehemmiyeti ihmâl ediliyor anlamında. Yani, nadir, az bulunur ve az bilinir, özgün bir iş yapıyorum anlamında değil. Ya da, nihayet keşfedildiğimi / tanındığımı / anlaşıldığımı hissediyorum dediğimizde kâ’le alınmaktan bahsediyoruz. Beşerî bilimler veya felsefe metinlerinde hatta lise veya üniversite talebelerinin ödevlerinde veya dissertation’larında dahi bu ‘keşfedilme / tanınma’ dürtüsü olmadı ihtiyacı diyelim, mevcut. Kaçınılmaz olarak bu keşif / tanınma mevzuu bir yerlerinden kimliğe – ya da isterseniz benliğe – bağlanacak. Bunun ir tesadüf olmadığını söyleyebiliriz.
 Herkesin tek veya kültürel bir kimliği vardır, herkes yegânedir, bu kimliğin ilişkilerinden kaynaklı ve sosyal gerginlikleri vardır ve bu gerginlikler etrafı tarafından ‘tanınabilir’ (dikkate alınabilir anlamında) veya ‘tanınmaz’ (önemsenmez, kâ’le alınmaz). İşte bu nedenledir ki, bu durumu bilimsel kodlu konseptlere oturtmak gerekmiştir.
 Bundan çok emin değilim. Kesin olan, her hâl û kârda en azından şu ân için iki zıt talep arasında bir uzlaşma vardır.
 Bir yandan Batı kültürünü kuşatan bir ‘kendilik fikri’ egemendir. Bu kültür ‘kendi olmak’ daha anlaşılır bir biçimde söyleyecek olursak kendisi olarak bireyini diğer bireylerin önünde tutmak biçiminde âmir ve ‘her yerde hazır ve nazır (hayy’ül kayyum - omniprésent)’ biçiminde tezahür etmiştir. Bu emir (daha doğrusu ince iç disiplin ve telkin) kipi ‘kendi’nin zaten orada olduğunu, içimizde bulunduğunu, bize düşenin onu bulunduğu yerden çıkarmak olduğunu ve bunu ifade etmemiz gerektiğini buyurur. Bu ‘kendi’lik bir tür ekstra- veya üst- sosyal çekirdeğe tekabül eder ki, toplumun rolü de bu ‘iç emrin / iç disiplinin’  zedelenmesi, kırılması, reddedilmesi biçiminde ortaya çıkar yani engelleyici bir rol oynamaktadır. Buna, toplum denge kurucudur demek de kabul edilebilir bir yaklaşımdır. Tersi mümkün olabilir mi? Evet, yani toplum dengeyi bir kimliği, bir karakteri, bir varoluş biçimini destekleyerek veya sahiplenerek ya da yücelterek de ‘kendi dengesi’ni kyrabilir.
 Bu ön kabul – inanç da diyebiliriz – günümüzde temel tartışma ve sıkıntılardan birini teşkil eder.
 Diğer yandan bakacak olursak, az çok teskin edici ahlâkî bir söylev (insan hakları, diğerine karşı açık olmak, daha insanî bir dünya, tolerans, saygı, empati vs). Ekonominin üzerine bina edilmiş ve ‘insanîleştirilmiş’ olan siyasî dil bu sözlü hümanizm diline itiraz ederken seçmenleri rahatlatmayı hedefleyecek iken diğerleri paranın kudretinin yarattığı egemenlikle mücadele etmenin yollarını ararlar. Üstelik, felsefede, tekbenci (solipsiste) baş dönmelerinden kurtulunduğu ifade ediliyor ve diğerleriyle (başkalarıyla) ilişkilenmenin ‘temel’ olduğunu ekleniyor. Her hâl ve kârda bu ‘bağ / ilişki’ – adına sosyal ilişki de denebilir – genelde ‘ahlâk’ kelamları çerçevesinde düşünülmektedir. Yani, ‘bağ’ insanın ‘iyi niyeti’ne (bonne volonté) bağlanmaktadır.
 Netice itibariyle, ‘öteki’ni (diğerini, başkasını), onun ‘kimliğini’ ‘tanımak’ (dikkate almak) düşüncenin ‘hayata geçirilmesi’ (eyleme dönüşmesi – acte) anlamına gelecektir.
Bu;-       gereklidir (temel ahlâkî bir mecburiyettir) ,
-       kâfîdir (kimliklerin tanınması ahenkli bir ortak varoluşun anahtarı olacaktır),
-       ve, iyi niyetin hâkim olmasından itibaren mümkündür.
 Bunun bir ileri aşaması ise: senin ne demek istediğini anlıyorum biçiminde formüle edilebilir. Ancak – pek mühim bir vurgu olmasa da – bunun samimiyetinden hiç kimse ve tam olarak emîn olamaz. Ayrıca bu nasıl bilinebilir ki? Bunu eşelemeye veya sorgulamaya başlarsak, ‘uzlaşma’yı zedelemiş olacağızdır. Yani, toplumsal uzlaşma’yı menfi bir ima riskiyle yüz yüze getirir. En iyisi, en ufak bir huylanmayı bile kursağımızdan dışarı çıkarmaksızın ‘sözde’ bir ‘compromis’ye eyvallah dememiz münasiptir. Olumlu ve olumsuz yaftalara itimat etmek uzlaşmanın kuralı sayılır. Kötü(ye) giden her şey ‘mutluluk’ aromalı varsanılarla ‘kendi’mizin derin sessizliğinde ve karanlığında hapsedilmeye ve boğulmaya mahkûm edilmiştir zira onlar tard edilmiş meleklerdir ve yerleri ‘abyss’tir. Bulundukları yerlerden çıkmamaları gerekmektedir. Bu davranış veya düşünceler birey ve toplum açısından ne kadar gerçekçidir? Sorusu BOŞ bir sorudur. Gerçekliğin bizzât kendisi temel kurgudur (fiction) daha doğrusu en ileri fabulation yani hikâye uydurma / üretme’dir.
 İşte tam da burada el yapımı / ev yapımı fikirlerden kaçarken hikâyelere, masallara, fabllere sapmak bir çözüm olarak ortaya çıkar.
 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ALLAH İSMİNİN ETİMOLOJİK VE TARİHİ SÜRECİ - ARAŞTIRMA

ALLAH İSMİ ETRAFINDA Bir Görüş Allah ve Elahh kelimelerinin yazılışları farklı (mı)dır? ELAHH (EeLaaHh) ALLAH (EaLlaaH) Bu nedenle; Elahh = Allah anlayışı doğru kabul edilemez. Sadece birinin, diğerinin kökensel atası veya arka planı olabileceği dikkate alınabilir, bu, kuvvetli bir ihtimal de olabilir zayıf bir ihtimal de. Allah kelimesinin ortasındaki vurgu Arabî’de çok önemlidir ve kat’iyyen ihmâl edilemez. Bir kelimenin içinden bir elemanın çıkarılmasının veya ona bir başka unsurun eklenmesinin herşeyi baştan aşağı değiştireceği gerçeği izahtan vareste. Mesela BaTaLun = Kahraman anlamında bir isimken (bizdeki Battal ’ın karşılığı) ; iptal etmek anlamındaki BaTTaLa bir fiildir (Batl, Bat’l). Arabî yazımda her ne kadar aynı iseler de bir unsurun eklenmesi veya çıkarılması ile anlam tamamen değişmiştir. Alaha kelimesi de Arabî’de bir fiil (yüklem) olup ilâhlaştırmak , ilâhlaştırmak suretiyle tapmak anlamlarını haizdir; İngilizce deify , Fransı...

LACERTUS FIBROSUS

LACERTUS Merhaba sayın Koryürek, Bugünkü makalenizi key(i)fle okudum, bir Boğaz insanı, hele de 20 senedir ülkesini göremeyen bir mültecî! olarak biraz da hayıflandım, o balıkhâneyi bilirim, zaman zaman da bütün diğer balıkhâneleri de gezerdim.  Yüksek müsadenizle bir dil – etimoloji düzeltmesi yapacağım ; Lakerda nın etimolojisi olarak İspanyolca La Kerrida ’yı vermişsiniz ki, katılmam mümkün değil.  Yakında Istanbul’da Küresel Yayınlar’dan çıkacak olan Türk dilindeki Yunanca Kökenli Kelimeler isimli préliminaire kitabımda da bulunabileceği üzere aşağıda bu kelimenin köklerini veriyorum. Bu kelime daha sonraları yani Latince’den Yunanca’ya lakérda λακέρδα ve "palamut veya orkinos tuzlaması" anlamıyla girmiş oradan da Türkçe’ye intikal etmiştir. Lakerda yapan herhâlde çok azalmış olmalıdır. Le Gaffiot, Dictionnaire étymologique latin - Latince etimolojik lugatında dik dörtgen şeklinde olan, uzunca, boyu eninden fazla duran bir hayvan olan kertenkeleni...

KARDOUXOI

MANZİKERT - MALAZGİRT – MANAZGIRT ÜZERİNDEN BUGÜNE DOĞRU BİR GÜZERGÂH VE DEVLETİn / MİLLETİN KÜRD ALGISINDA HİÇBİR DEĞİŞİKLİK YOK İSİMLERE BAKMADAN SIRLARA ERİŞMEK ÇOK ZOR OLUR             Malazgird (Farsî), Malaşkırd (İvrit) , Manazcerd (Asurî-Süryanî), Manazcird (Soranî) , Μαντζικέρτ – Madcikêrt veya Mecikert (Yunanca), Malazgirdi (Zazakî), Mana(va)zkert (Ermenîce), Manzikert (İngilizce, Fransızca), Manzikerteko – Euskara (Basq dili), Malazgirt (Türkçe). – girt soneki (suffix) Doğu Anadolu’da birçok yerleşim biriminde karşılaşılan bir sonektir ve Ermenîce – kert ’ten mülhem olup, - ile/tarafından inşa edilmiştir anlamındadır. Örneklere geçmeden bir iki laf: Bir çok Ermenîce coğrafî yer ismi Ottoman devleti zamanında değiştirilmeye başlandı. Şehirler, kasabalar, köyler, yerleşim birimleri, dağlar, nehirler vs. Bunların başında – kert soneki taşıyanlar gelmektedir: Manavazkert’in dışında Nora-kert, Dikrana-g...