Ana içeriğe atla

BAUDELAIRE ÇOK BÜYÜK IMPASSE


(J’espère) dire d’elle ce qui jamais ne fut dit d’aucune (autre)
Dante Alighieri, Vita nova
Bu sözleri, hepimiz bileceğiz, Beatrice için söylüyor. Meâlen; (başkası) için hiçbir zaman söylenmemiş olanı onun için söylemeyi (umut ediyorum).
Kadının ikiliği ve bu ikiliğin şiirsel güzellik içindeki aufhebung’u (bu Hegelian kavramı açmıyorum ve sadece iptal etme, ortadan kaldırma anlamıyla daraltıp size bırakıyorum) hayatın temeli olacak kadar yüksek ele alınagelmiştir. Bu karmaşık ve yanlış cümleyi kısmen de olsa düzeltecek ve kısaltacak olursak;  kadının güzelliği hem hayatın temeli hattâ kökeni oluyor hem de çelişkisi.
            Şairlerin, husûsen de yüksek olanları, bu, kadının şiirsel güzelliği ile onun hayatın neredeyse kökeni ve temel erkânından birisi oluşu meselesini iyice kurcalamışlardır.  Burada ve mesela Baudelaire’in Fleurs du Mal 3 kadın etrafında ele almaya cür’et edebilirim zira câhil cesur olur: kendisine Baudelaire tarafından şiir adanan birinci kadın Jeanne Duval’dir (22. şiirden 39. şiire kadar). Bu seriye iki şiir daha ekleyebiliyoruz: Les bijoux (Mücevherat) ve Le Léthé; ikinci kadın Apollonie Sabatier’dir (40. şiirden 48. şiire kadar). Üçüncü kadın ise Marie Daubrun’dur (49. şiirden 58. şiire kadar).
Baudelaire’in üç büyük aşkı.

            Bu şiirlerde, kadınların şahsında, a) tabiatın zıddı olarak spiritüel bir tülle taçlandırıldığını söylememde bir sakınca yoktur ; bu tabiat aslında Güzelliğin tabiatı ve yine güzelliğin tabiatıdır. B) Bu G(g)üzellik zihnin (ve/veya Ruh’un), doğuştan getirdiğimiz Havva’nın (ve tabiî ki Âdem’in yol açtığını ve Iyşâ peygamberin iptal ettiğini hayal ettiğimiz) günahı yani péché originel ve Hükümrân Güzellik’tir ki, bu sonuncusu hem büyülü ve sihirli, hem kötü ve lânetli, hem ölümcül, hem mukaddes, hem ilâhî hem de mutlak gözkamaştırıcı  hem de annesel (diğer bir deyişle Meryemî – Mariale’dir. Yine, Hem iyinin hem de kötü’nün (onlar her neyseler ve siz onları nasıl algılıyorsanız) içinde ve fevkinde adetâ Dionysiak bir hakikat veya bilakis esrimedir  [Kadının bu, hayat veren ve aynı zamanda da öldüren – düalite – ikiliği veya ikiciliği şu dünya üzerinde san’ât adına ne varsa istisnasız hepsinin kaynağıdır. Eksik söyledim ; Yüksek ve dahi çok yüksek san’ât ve şiirin diyecektim, hepsi ve tamamı Kadın, yukarıda indirgemeye ve kısıtlamaya çalıştığım G(g)üzelliğiyle ilgilidir. Mutlak olarak olağanüstü olan kadın biraz ötede Picasso’nun Ağlayan Kadın’ı olmaya çok hazırdır. Rüyâkâr, lezîz, aceleci ve bir o kadar hassâs. Baudelaire’in 24 no.lu şiirinde veya La Charogne’da, kadın ile hayvanın cesedi (leşi) arasında analojiyi okuruz. Buna aslında ben, peri güzelliğinin cenaze versiyonu veya tersi yani cenaze güzelliğinin peri versiyonu demeyi çok isterdim. Bu kontradiksiyonlarla bezeli ve dahi içiçe olan Baudelaire şiiri çok çekingen, çok gizleyici olduğu kadar çok vazıhtır da. 
Kızıl Bir Dilenci’yesinde - A une mendiante rousse düalite artık aşılmıştır: sefalet ve fizikî zaafiyet neredeyse çıplaklıkla giyinklik arasındaki farkın silindiği hâl, açık veya örtülü olarak G(g)üzelliğin zenginliğine dönüşür.
À une Malabaraise’i – bir Malabarlı’ya (veya bir Hind güzeline) ve Sarah la louchette’i bu cümleden sayıyorum. Baudelaire için Sarah, meşhur bir dişi arslandır].

            Jeanne, zifirî karanlığının ve iç çelişkilerinin dâhilinde ideal kadındır.  
Madame Sabatier, huzur veren, kuş gibi hafîfleten, mutluluktan uçuran, mükemmel birlikteliği (neredeyse tevhîd) yakalatan bir diğer ideal kadın.  Nihayet Marie Daubrun, ölümcül, karanlık, alıp götüren, karşı konulamaz olan yüksek bir kadın.

            ĺşte bunun için aufhebung kelimesini kullanıyorum ; öldürücülüğü ile Hayat Kaynağı oluşu. En yalın ve anlaşılır ifadeyle söylemek gerekirse Baudelaire usûlü uzlaştırıcılık diyebilirim. Ancak bu uzlaştırıcılığın, üzerinde yükseldiği zeminin ismini uçurum koyuyorum. 

            Son tahlilde Baudelaire’in aşkı ileri derecede spekülatiftir zira temelde dionysiak olup, sürekli yenilenir ve hiçbir zaman egemen bir kapılma veya çarpılma görülmez ama Hayatın Kaynağı’nın her zaman peşindedir, trajiktir, kaderle pençeleşir, teslim olmak istemez ancak ayağını kaptırmaktan kurtulamaz ve nihayet hacc etmek gibi, tavaf gibi bir kudsiyet te içerir; onun Kabesi kadındır.  Burada bitirmedik ve daha var. 

            Kadının düalitesi  tam olarak ete kemiğe bürünmüş durumda değildir. Madame Sabatier’de ki, diğer iki kadından daha zekî bir kadındır, bu ikilik belirgindir. Jeanne, Baudelaire tarafından ‘hayvanlığı’ cihetinden çok sevilmiştir. Jeanne dünya zekâsından hazz etmez yani insanların birbirleriyle ilgili zekâ yarıştırmalarına kayıtsızdır. Insanın yarattığı kültürlerle de ilgisi yoktur. O mükemmel bir ‘bête’tir – hayvan. Burada kullanabileceğimiz ‘bêtise’ kavramının salaklık, zırvalama, saçmalık, aptallık vs anlamlarıyla ilgisi yoktur. Tam da çıplak anlamıyla ‘hayvanlık’tan bahsediyoruz. Bu bêtise – hayvan olma hâli, sıklıkla G(g)üzelliğin ziyneti oluyor, kırışıklıkları gideriyor, ilâhî bir kozmetikten dem vuruyorum. Bu kozmetik, düşüncemizin bizim hazırladığı putlarımızı ısırılmaktan esirgiyor, koruyor. Kabalıktan, iyi yalanmamış yavru ayılıktan (ourson mal léché), köylülükten böylece korunuyoruz.

            Baudelaire’in anladığı hayvanlık ve zekâ bu mudur? Bilemiyorum. Göreli olmalıdır. Fusées’de: Aimer les femmes intelligentes est un plaisir de pédéraste – zekî kadınları sevmek bir pederast zevkidir, diyor. Burada, George Sand’ı kaçınılmaz olarak bir erdem timsali olarak aldığını varsayabiliyoruz: Sünnetli Hermafrodit - Hermaphrodite-Circoncis; birebir bir ilişki olarak da okuyabilirsiniz, mecâz olarak da (her iki cinsin karakter özelliklerini taşıyan anlamıyla). Daha çok bilgi için Comte de Lautréamont’a başvurulmasını tavsiye ediyorum. Birbirlerine delicesine âşık olan erkekler konusunu ise tabiîdir ki Alfred de Musset’ye bırakıyoruz. Baudelaire bir yönüyle boğanın alnından böylelikle kaçmış olur, ama bir yönüyle! zira bu onun açmazlarından biridir. Riyâdan kaçar, şiddetle direnir, içine düşmemek için sürekli arınmaya çalışır ve kadına daha fazla kaçar.

         Baudelaire, kaba olmayan hayvan’a doğru kaçmakla doğuştan gelen yeteneğe doğru koştuğunu zanneder, toplumun ‘zekî ve kültürlü’ diye tabir ettiği bu hayvan’ı tertemiz ve insana hiç bulaşmamış bir hayvan’da arar. Toplumdan kaçarken kendi ‘toplumsal’ bilinçaltına yakalanır. Hakikati hayvan’da bulmayı umut eder.
           
         Baudelaire, Laclos’nun Les liaisons dangereuses üzerine yazdığı notlarda bu kitap, eğer yakacak olursa, ancak buz biçiminde yakar - ce livre, s’il brûle, ne peut brûler qu’à la manière de la glace, der. Zirveye çıkaran ve yerin dibine batıran Jeanne ile ideal ve açık zihinli kadın Madame Sabatier’yi kıyasladığını öngörebildiğimiz eserinde, kadının düalitesini bize biraz gösterir. Baudelaire o eseri, bir biçimde, Dokunan HavvaEve Touchante diye tanımladığı Laclos’nun gerçek karısı Madame de Tourvel’in (lakabı la Présidente) saf ve temiz tabiatı ile yüksek suç potansiyelli bir ruha sahip olan şahâne Merteuil’ü kıyaslar. Onu da Şeytanî Havva - Eve Satanique diye adlandırır. Sisli, hülyalı ve Lilithvarî bir Havva.

            LilithTevrat'ta açıkça yer almamasına rağmen; birçok Musevî dînî kaynağı 2. Bölüm’de sözü geçen Havva'nın, Âdem'in başka bir karısı olduğu, birinci bölümdekinin ise ilk karısı olan Lilith olduğuna inanırlar.
İbranîler’in eski inanışına göre Lilith, Âdem ile aynı zamanda ve aynı ânda yaratıldığından Âdem’in kendisine eşit olduğu görüşündedir. Âdem'le birlikte olmayı şiddetle reddeder. Âdem ısrar ettiğinde ise büyü ile kaçar ve onu terk eder. Melekler geri getirmek için Lilith'i bulur ama kendisi Kızıldeniz ile birlikte olduğundan 100’den fazla cin çocuğu olduğunu, bu nedenle artık Âdem'e sadık olamayacağını bildirir. Melekler, geri dönmesi için her gün bir cin çocuğu öldürmeye başlar. Lilith de bunun karşılığında Âdem'in soyundan her çocuktan, erkelerde sünnet oldukları 8. güne, kızlarda 20. güne kadar kendi adının yazılı muskayı taşımayan çocukları öldüreceğine yemin eder. Bugün dünyada var olduğuna inanılan cinler Âdem ile Lilith'in ve Tuval Kabil’in (Tubal - Cain) eşi Naama'nın birlikteliğinden meydana gelmiştir. Âdem ile Havva'nın sınırlı hayat ile lanetlenmeden önce cenneti terk ettiğinden ölümsüzdür. Lilith'den sonra Allah, ismi bilinmeyen bir başka eş daha yaratır ve Âdem'de bu yaratılışı seyreder. Gördüklerinden çok etkilenir, yeni eşi kabul etmez. Üçüncü olarak, daha sonra Âdem'i uyutur ve kaburga kemiğinden Havva'yı yaratır. Havva sonuçta erkeğinin bir parçasından yaratıldığından ona tabi olur. İnanna ile aynı kişi olduğuna da inanılır.

            Buradan yola çıkarak Lilith’in, Havva’nın negatif kabbalistik yüzü olduğunu söylemek mümkündür. Buradan da hareketle Baudelaire’in, bu hikâyeye de vakıf olmakla, kendini Âdem’lerden bir Âdem olarak (İbranî inancında birden fazla nesil kıyameti ve birden fazla Âdem vardır) okumak istediğini ve hâliyle Lilith, bilinmeyen eş ve Havva üçlüsüne uygun olarak 3 karakter belirlediğini ve herbirine bir kutsal kitap (şiir) verdiğini ve bu yönüyle de ilâhlaşma sürecine girdiğini söylemek yanlış değildir.
Sefer Sefiroth’a kadar ulaşıyor. Kadın düalitesine geri geliyoruz; bu düalite en eski (ilk) günahtan daha eski yani daha evvelden mevcut. Burada eşmaddeli – consubstantiel kavramını kullanmanın zamanıdır. Her gerçel kadın bir Havva’dır. Her Havva Deborah veya Jezabel kutuplarına doğru yönelir. İzrael’in peygamberi ve 5 hâkimden biri (Dvorah veya Deborah) veya en büyük günahkâr Jezabel.

            Havva referansı başka türlü de okunabilir: Havva, Lut’un kızları, Sarah, Rahab, Judith, Miriam-Marie [Sandrick Le Maguer’in Portrait d’Israël en jeune fille – İzrael’in genç kız portresi isimli eserinde arkalı önlü görünümüne göre 7 cinin kuşattığı bir canavar kadınken diğer yüzde azîze ve ilâhî’dir. Mis kokulu ve lekesiz zambak. Miriam-Marie şahsında kadın düalitesi; Meryem-Meryem. Meryem’in, Havva’nın, kadının iki yüzü. Eve yani Havva kelimesinin İbranîce’si hawah’dır ve Yaşayan (kadın, dişi) anlamındadır. Buradan hareketle, yaşayan herşeyin anası anlamını kondurabiliriz].


 Bütün bu değindiğim konular Baudelaire’in eserlerinin dialektik kalbini oluşturuyor, aynı Laclos (le duo Tourvel/Merteuil au centre des Liaisons dangereuses), Sade (Justine/Juliette kin ve erdem düalitesi), Rousseau (La nouvelle Héloïse), Sollers (Femmes  - Kadınlar), Bataille (le duo Dirty/Lazare Le bleu du ciel) örneklerinde olduğu gibi.

            G(g)üzellik - Beauté Baudelaire’de çok mühîmdir: La beauté (XVII), L’idéal (XVIII) ve Hymne à la Beauté (XXI). Bu son örnekte, ister Gök’ten gel, ister cehennemden, farketmez / Ey G(g)üzellik, devasa, ürkütücü, içten/saf/temiz canavar! Que tu viennes du ciel ou de l’enfer, qu’importe, / ô Beauté! monstre énorme, effrayant, ingénu!» (sonuncu sıfat – ingénu - güzel saflık, doğuştan gelen tatlı cehalet veya doğuştan özgür olma hâli’dir) Baudelaire, G(g)üzelliği hep ilk sıraya koyuyor. Bu şiirin hemen ardından gelen Parfum exotique (XXII) şiirinde, kadının güzelliğiyle uzak adalardaki kokuları kıyaslar. Bu mutlu ve huzurlu girişten sonra işler birden tersine döner ve herkes kızıl ideal’in derinliklerini kazımaya başlar. Alın size gözkamaştırıcı bir karanlıklar serisi: ô bête implacable et cruelle – ey acımasız ve vahşî hayvan (XXIV), ô femme, ô reine des péchés, vil animal - ey kadın, ey günahların kraliçesi, aşağılık hayvan (XXV), vs. Tabiatla aynı tabiata sahip olduğunu inkâr eden ve bu nedenle ilk günahı işleyerek insanlığın başına ve hâliyle Baudelaire’in (Âdem) başına bela olan, güzelliği ise gözkamaştırıcı bir karanlıkla izah edilebilen hayvan olarak kadın böylece tabiatından soyunup yabancılaşan kadın.

            Tabiatın kendisi, kendinin farkında mıdır, yani bilinci var mıdır? zor soru. Buna mukabil kadında bu cehalet bir bilinçdışı bilinç - une «inconsciente» conscience olarak ortaya çıkar ki, Baudelaire’in en daraldığı yer burası. Şair bunu çözemiyor yani kadının ne zaman çok bilinçli bir hayvan ve ne zaman çok bilinçsizce hareket eden bir insan olduğunu ve geçişleri kavramakta çok güçlük çekiyor. Aşmanın tek yolu şiirdir. Baudelaire’i yaratan, kadın oluyor.

            Şair, kadının sırrını ve gücünü anlayabilmek için dionysiak güzelliği delip geçmeye kalkıyor ki bu güzellik kadın’ın zıddıdır. Şair, Havva’nın derin mantığını ve mahrem yasalarını yakalamaya çalışırken en ileri noktalara gidemiyor, bir yerlerde takılıp kalıyor. Takılıp kaldığı yer kadına lanet okuduğu yerdir. Sonuçta kadının güzelliği ile kötülüğün – Mal gözkamaştırıcılığı esthetik ve edebî manada yer değiştirir veya içiçe geçer. Bütün bunlar Baudelaire’i deli eden ve yukarıya aldığımız mektubu bir yönüyle anlatan unsurlar oluyor. 

            Le possédé -  Ecinni şiirinde (XXXVII) işler iyice karışır: zıddiyet büyür: Aşk ile Belzebuth karşı karşıya gelirler: istediğini ol kara gece, kızıl şafak / titreyen bütün bedenimde bir lif bile değildir / sadece şunu haykırsın: Ey sevgili Belzebuth, sana tapıyorum (Sois ce que tu voudras, nuit noire, rouge aurore ; / Il n’est pas une fibre en tout mon corps tremblant / Qui ne crie: Ô mon cher Belzébuth, je t’adore!)

            Şeytana tapmanın enteresan bir yolu (mu). Şeytana taparak kadını sevmek, şiddetli bir ilişki. Şeytanların şahı sayılan Beelzebul (İbranî kökü b‘l ve zbl) ve aynı zamanda büyücü kadın. Her demonyak kadın Baudelaire’e randevu verir. Her randevuyu şiirde gerçekleştirir. Fransa’da en son büyücü kadın infazı 1856 yılında yakmak suretiyle gerçekleşmiştir ve Çiçekler sadece bir yıl sonra yayınlanmıştır.

            Edebiyatta Kötülük – Mal var. Bu Mal bazen resmî mukaddesin muhafazasına, bazen de ve sözümona onun negatif okunmasına tekabül ediyor.  Papalık dogmaları mutlak mukaddes olup edebiyat bu mukaddesi katedip geçen bir araç ve şair bir biçimde saygılı olmak zorunda.  Saygının bir işareti kadını lanetlemek, rezil rusva etmek ve büyücüleştirmekten geçiyor. Baudelaire kadını büyücüleştirmek ve iblisleştirmek zorundaydı. Taptığı kadını (kadınların hepsi) mukaddes dairesinde lanetlerken, düalitesi üzerinden ilâheleştirmenin yollarını aradı ve buldu da. G(g)üzelliğini şeytanî sıfatlara boyadı ve kendisini zora sokabilecek hiçbir alan bırakmamaya özen gösterdi. Bu, bir trajik uzlaşmadır.

            Kadın da kadının güzelliğini bilir, fakat birbirlerini çoğltamayacaklarını da bildikleri için aralarındaki aşk sembolik olarak devam eder ve bunu Dionysos usûlü günah olarak – Bacchante – adlandırmak imkânsız değildir. Baudelaire kadının güzelliğinin yüksekliğini kaşfetmesinin yanısıra bu tekyönlülüğünü de farketmişti. Bunu da kadın kadın düalitesinin bir parçası olarak ele aldı. Bunun en derinlerinde bir yerlerde Hristiyanî bir tercihi çok farklı ve göreli ıssız yollardan geçiriyordu, Baudelaire. Bu gerçeklik, ancak ve ancak Rimbaud’nun ortalığa dökeceği hiper-katholik unsurun ufukta belirmesiyle (Baudelaire’in yüzlerinden birinin maskesi) kısmen de olsa kazınmış oluyordu. Rimbaud’ya göre, Baudelaire ne aradığını biliyor ama nerede bulacağı konusunda emîn olamıyordu; seçtiği yollar çok dolambaçlı ve belki de tehlikeli olduğu hâlde yine de bunu tercih etti; kadın üzerinden Hristiyanlığa ulaşmak istiyordu.

         Thrakia’da düzenlenen Dionysios şenlikleri ‘Boynuzlu Tanrı’ onuruna gerçekleştiriliyordu. Bu tanrı, verimliliğin ve tabiatın tanrısı olan Dionysos’tan başkası değildir diyenler olduğu gibi, Pan’dır, Lug’dür, Büyük Iskender’dir, Mithra veya başkasıdır iddialarını ileri sürenler de vardı. Hiçbiridir; bereketin ve tabiatın tanrısı, Baudelaire için, aslında kadındır ve Iyşâ peygamber değildir. Bu da Baudelaire’in düalitesi oluyor Hristiyan Baudelaire vs Natüralist Baudelaire.
            Bu şenliklerde orjiler düzenleniyor ve esriniyordu. Ortaçağın ortalarından itibaren Katholik Kilisesi kendi orjilerini ve ensestüel atmosferini maskeleme temelinde kavramları değiştirmeye başladı ve o Boynuzlu Tanrı direkt şeytana dönüştü.  Kilise uluları buna Verbouc diyorlardı. Bu kelime Almanca Werbock’tan gelir ve Boynuzlu Adam anlamındadır. Zamanla insan algısının yerini şeytan algısı almıştır. Baudelaire için kadını trou du bouc olarak okumak yerindedir; teke deliği (şeytan deliği). Bu şeytan deliği, Belzebuth’un, azîzlere ve kilise babalarına da göründüğü ve dünyaya çıktığı yerlerden biri olarak algılanır. Belzebuth, göründüğünde boş geri dönmez ; insanların neyi var neyi yok alır götürür, yâr olmaz, aynı Hristiyanlığın ve diğerlerinin söylediği gibi! Sadece insanın varını yok’unu almakla kalmaz, geleceğini ve dünyasını da karartır. Insanın hayal gücü bir tekeyi zaman içinde boynuzlu, kanatlı ve vahşî bir yaratığa dönüştürmekte mahir oldu. Bu canavara dönüştürülen yaratık-kadın ın cehennemden geldiğine ve Lilith’in transforme olmuş hâllerinden biri olduğuna da inanılır. Âyinler’in, Cellatlar’ın ve şeytanlar’ın kökeni hep aynıdır ; kadın. Baudelaire de bunu böyle okuyanlardandır. Hristiyanlığa doğru yola çıkarken başvurduğu kaynak kadın oluyor. Başka bir acıya gerek duymamaktadır.         
            Şu nasıl bir efsane olabilir ki?

         Tes nobles jambes, sous les volants qu’elles chassent, / Tourmentent les désirs obscurs et les agacent, / Comme deux sorcières qui font / Tourner un philtre noir dans un vase profond  -  O asil bacakların senin avlamakta, Çılgınca istekleri, etekler ardında, Aranan özsuyudur aşkın, Süzülmüş tortularından karanlıkların (Le beau navire, şiir LII).

         Bu şiir Dionysiak’tır. G(g)üzelliğin bir tarafıyla daha çok ilgilidir. Yabancılaşmış bir ruhu anlatıyor, satanik güzellik budur.

            Şimdi, O şuh kadına biçiminde tercüme edilen şiirin en son mısraına bir bakalım, evvela şiirin tamamını vererek: Et le printemps et la verdure / Ont tant humilié mon coeur, / Que j’ai puni sur une fleur / L’insolence de la Nature / Ainsi je voudrais une nuit, / Quand l’heure des voluptés sonne, / Vers les trésors de ta personne, / Comme un lâche, ramper sans bruit, / Pour châtier ta chair joyeuse, / Pour meurtrir ton sein pardonné, / Et faire à ton flanc étonné / Une blessure large et creuse / Et, vertigineuse douceur ! / A travers ces lèvres nouvelles / Plus éclatantes et plus belles / T’infuser mon venin, ma soeur!

            Bu son mısraı Kız kardeşim, zehrimi sana kusmak diye çevrilmiş. Baudelaire, mon venin - zehrim derken neyi kastediyordu ? Hemen cevap: spermi. Daha önemli bir şey var ; Baudelaire ilk evvela oraya mon veninzehrim yazmamıştı, mon sangkanım yazmıştı.  Kadına gönderdiği el yazmasında böyledir. Dilde bir değişme, bir kıvrılma görüyoruz. Baudelaire sıkıntılıdır ; kendi kara tabiatını açığa vurup vurmamak konusunda kuşkuludur. Sperm var (venin) ama soy / aile bağı (sang) izahı daha zor görünüyor, Baudelaire’e, değiştiriyor. Ama bu değişiklik onda bir yara açıyor. Bunu, Baudelaire’in frengi olmasına bağlayıp, sperminin o nedenle zehirli – sifilitik olduğunu söyleyenler var. Böyle düşünmek için Baudelaire’i iyi tanımamak yeterlidir ; her ne kadar bu iddia bizzât Baudelaire’in kendisinden gelmiş olsa dahi. Günaha yatkın tarafını açığa çıkarmak zorundadır, ilk günah nasıl gerçekse bu da kaçınılmazdır.

            Tercüme eden, Que j’ai puni sur une fleur / L’insolence de la Nature beytini Doğa’nın kendini bilmezliğini / Cezalandırdım bir çiçek üzerinde diye çeviriyor. Kadın-çiçek analojisi. Tabiatın baharda, önce dekompoze sonra rekompoze olması, yeniden doğuş esprisi. Tamam, ancak ortada bir de ma sœur yani kızkardeşim de var ve zehrimi (sperm) ona akıtıyorum. Baudelaire bunu hem başdöndürücü bir tatlılık - vertigineuse douceur, olarak algılıyor hem de güzelliğini ürkütücü buluyor, neredeyse kanlı bir kapışma gibidir.
Sembolik bir birleşmedir ve cehennemin dibi, ateşin yalazı ve zehir hepsi birden ense kökündedir.  Bu aşk natürel olmaktan ötedir, ilâhîdir. Aşkî apotheoz diyebilirim.  Nihaî kelime  «ma soeur» başarılmış ensestin onu suça götüren aşk kapısı oluyor. Onun mükemmel ve yakan günahı budur.  Yakan huzur.

            Kocasız doğuran MeryemMadone da Baudelaire usûlü aşkın ondaki kanıtıdır. Kocanın yerini BABA alıyor: PATER. Böylece PATER – FILI  - SPIRITUM SANCTII tamama ermiş oluyor. Madonna ölümsüz puttur. Marie ise cezasını Haç’ın üzerinde çeken Meryem’dir; düalite. O nedenle, bir Meryem ve bir de ikinci Meryem (Magdalena) var.

            Enfin, pour compléter ton rôle de Marie, / Et pour mêler l’amour avec la barbarie, / Volupté noire! des sept Péchés capitaux, / Bourreau plein de remords, je ferai sept Couteaux / Bien affilés, et, comme un jongleur insensible, / Prenant le plus profond de ton amour pour cible, / Je les planterai tous dans ton Coeur pantelant, / Dans ton Coeur sanglotant, dans ton Coeur ruisselant!».

            Artık Ensestvarî Yüceltmeye bir övgü düzme durumu buradadır. Daha ileri gitmiyorum. Anasına çok düşkündür ve onun Meryem’i odur. Iyşâ aşkına Meryem’le hemhâl olması gerekmektedir. Baudelaire, BABA’ya giden yolda APOTHEOZ’dan mutlaka geçecekti ve bunu aşkla ve aşkın bir ıztırabla yapacaktı, yapabilen nadir ustalardan biridir.

 HAKKI AÇIKALIN


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

LACERTUS FIBROSUS

LACERTUS Merhaba sayın Koryürek, Bugünkü makalenizi key(i)fle okudum, bir Boğaz insanı, hele de 20 senedir ülkesini göremeyen bir mültecî! olarak biraz da hayıflandım, o balıkhâneyi bilirim, zaman zaman da bütün diğer balıkhâneleri de gezerdim.  Yüksek müsadenizle bir dil – etimoloji düzeltmesi yapacağım ; Lakerda nın etimolojisi olarak İspanyolca La Kerrida ’yı vermişsiniz ki, katılmam mümkün değil.  Yakında Istanbul’da Küresel Yayınlar’dan çıkacak olan Türk dilindeki Yunanca Kökenli Kelimeler isimli préliminaire kitabımda da bulunabileceği üzere aşağıda bu kelimenin köklerini veriyorum. Bu kelime daha sonraları yani Latince’den Yunanca’ya lakérda λακέρδα ve "palamut veya orkinos tuzlaması" anlamıyla girmiş oradan da Türkçe’ye intikal etmiştir. Lakerda yapan herhâlde çok azalmış olmalıdır. Le Gaffiot, Dictionnaire étymologique latin - Latince etimolojik lugatında dik dörtgen şeklinde olan, uzunca, boyu eninden fazla duran bir hayvan olan kertenkeleni...

KARDOUXOI

MANZİKERT - MALAZGİRT – MANAZGIRT ÜZERİNDEN BUGÜNE DOĞRU BİR GÜZERGÂH VE DEVLETİn / MİLLETİN KÜRD ALGISINDA HİÇBİR DEĞİŞİKLİK YOK İSİMLERE BAKMADAN SIRLARA ERİŞMEK ÇOK ZOR OLUR             Malazgird (Farsî), Malaşkırd (İvrit) , Manazcerd (Asurî-Süryanî), Manazcird (Soranî) , Μαντζικέρτ – Madcikêrt veya Mecikert (Yunanca), Malazgirdi (Zazakî), Mana(va)zkert (Ermenîce), Manzikert (İngilizce, Fransızca), Manzikerteko – Euskara (Basq dili), Malazgirt (Türkçe). – girt soneki (suffix) Doğu Anadolu’da birçok yerleşim biriminde karşılaşılan bir sonektir ve Ermenîce – kert ’ten mülhem olup, - ile/tarafından inşa edilmiştir anlamındadır. Örneklere geçmeden bir iki laf: Bir çok Ermenîce coğrafî yer ismi Ottoman devleti zamanında değiştirilmeye başlandı. Şehirler, kasabalar, köyler, yerleşim birimleri, dağlar, nehirler vs. Bunların başında – kert soneki taşıyanlar gelmektedir: Manavazkert’in dışında Nora-kert, Dikrana-g...

ALLAH İSMİNİN ETİMOLOJİK VE TARİHİ SÜRECİ - ARAŞTIRMA

ALLAH İSMİ ETRAFINDA Bir Görüş Allah ve Elahh kelimelerinin yazılışları farklı (mı)dır? ELAHH (EeLaaHh) ALLAH (EaLlaaH) Bu nedenle; Elahh = Allah anlayışı doğru kabul edilemez. Sadece birinin, diğerinin kökensel atası veya arka planı olabileceği dikkate alınabilir, bu, kuvvetli bir ihtimal de olabilir zayıf bir ihtimal de. Allah kelimesinin ortasındaki vurgu Arabî’de çok önemlidir ve kat’iyyen ihmâl edilemez. Bir kelimenin içinden bir elemanın çıkarılmasının veya ona bir başka unsurun eklenmesinin herşeyi baştan aşağı değiştireceği gerçeği izahtan vareste. Mesela BaTaLun = Kahraman anlamında bir isimken (bizdeki Battal ’ın karşılığı) ; iptal etmek anlamındaki BaTTaLa bir fiildir (Batl, Bat’l). Arabî yazımda her ne kadar aynı iseler de bir unsurun eklenmesi veya çıkarılması ile anlam tamamen değişmiştir. Alaha kelimesi de Arabî’de bir fiil (yüklem) olup ilâhlaştırmak , ilâhlaştırmak suretiyle tapmak anlamlarını haizdir; İngilizce deify , Fransı...